Kumbara [13 Eylül 1999 Pazartesi]
Kumbara
Bir deliği var kumbaranın; dolabilmesi için. Doldurmak bizim elimizde…
Ya boş kalırsa?
Boş kumbaralarda “ağırlık” olmaz… Ve her sarsıntıda, kendilerinden büyük gürültü çıkarırlar!
Kumbaralar boş kalmamalı.
{*}
Farkında mısınız;
İnsanların birer kumbara olduğunun?..
İnsanlar kumbara!
{*}
Bir deliği var kumbaranın; dolabilmesi için.
Ama onu ne ile dolduracağımızı seçmek bizim elimizde…
Gazoz kapakları attığımız kumbaralardan altın liralar çıkmıyooor!..
Çıkmıyor.
Üstelik, dövünmeler yaraları sarmıyor…
Sarmıyor.
Ne ile dolduruyoruz yarınlarda açılacak kumbaraları?
{*}
Farkında mısınız;
Çocukların birer kumbara olduğunun?..
Çocuklar kumbara!
Ve üstelik her gönül kumbara.
Her karşılaştığımızın yüreğine bir şeyler dolduruyoruz…
Ne o şeyler?..
Bazımız yakında paslanacak teneke parçaları… Bazımızsa çil çil altınlar…
Bazımız pırıl pırıl gümüşler… Bazımızsa cam kırıkları dolduruyor…
Doluyor kumbaralar!..
{*}
Doluyor kumbaralar;
Öfkelerle, nefretlerle, hasetlerle, fesatlarla, yılanlarla, çıyanlarla… Ve çözülmez buzullarla.
Ama her şey bizim elimizde.
Eğer istersek yine doluyor kumbaralar;
Sevgilerle, övgülerle, gülüşlerle, öpüşlerle, yapraklarla, çiçeklerle… Ve solmak bilmez baharlarla.
Doluyor kumbaralar.
{*}
Farkında mıyız;
Her insanın, her çocuğun, her yüreğin birer kumbara olduğunun?..
Ve her kumbaranın bir gün açılacağının;
Farkında mıyız?
——————————————————
Kayısısız otobüs
Bastonunu tıklata tıklata durağa gelmişti.
Gözlüklerinin üzerinden, yorgun yorgun bakarak:
– Afedersin evladım, dedi titrek sesiyle.
Bezelyeli otobüs geçti mi?..
{*}
Bugün de bir buçuk meydanın ortasında annesini perişan ediyor:
– Kayısı da kayısı!..
Önce kimse anlamıyor tabii derdinin ne olduğunu. Ayrıca bu mevsimde bulunsa bulunsa hoşaflık kuru kayısı bulunur.
– Kayısıı… Kayısılıııı!..
Zavallı anne bir yandan saçını başını toplamaya uğraşırken, bir yandan da deli danalar gibi zıplayan oğlunu zaptetmeye çalışıyor.
Aklıma geldi, çocuğun elini uzattığı tarafa baktım: Tepeden tırnağa (pardon lastiğe) kadar kayısı resimleriyle dolu koca bir belediye otobüsü… Ama ne otobüs. Benim bile kayısılarını yiyesim geliyor! Çocuğun o otobüsle gitmek istemesi gayet normal.
İşin garibi kayısılı otobüs Bebek’e, kadıncağızın oğlunu bindirmeye çalıştığı kayısısız otobüs ise Fatih’e gidiyor. Birbiriyle hiç alakası olmayan semtler.
Milletin canı burnunda zaten. Kuyruk karman çorman olmuş… Bazı uyanıklar “fırsattır” diyerek içeriye dalmaya çalışıyor. Bunu gören kuyruğun sonlarındaki yolcular bir taraftan açıkgözlere bağırıp, tehditler savururken, diğer yandan da kadına, özellikle de çocuğa homurdanıyorlar. Ama ne o küçük canavar laftan anlıyor, ne de kadıncağız bir hal yolu bulabiliyor.
Bunun acısının çok kötü çıkacağından emin olan çocuk ise, sonucu ne olursa olsun dediğini yaptırmaya kararlı. Artık elini kurtarmak, annesinin çekiştirmelerinden kurtulmak için kendini yerlere atmaya başlıyor. Yerler de bütün duraklardaki kadar çamurlu.
{*}
Olacak gibi değil, yaklaştım.
Kadıncağızın gözleri dolmuş. Acıdım haline. Çocuğa doğru eğildim, kulağına fısıldadım:
– Ama bu otobüsün kayısıları da içinde!…
Çocuk ya inandı veya inat etmekten yorulmuştu. Önce ağlamasını kesti. Sonra ıslak gözleriyle kocaman kocaman bana baktı. Annesinin ve diğer yolcuların şaşkın bakışları altında itirazsız, sessiz ve hatta hevesle daldı otobüse…
Ama birazdan!.. Henüz hareket bile etmeyen otobüsün içinde öyle bir feryat başladı ki!.. Artık orda duramadım, aceleyle kendi dolmuşuma bindim.
{*}
Şu an gündüzkü yaramazı düşünüyorum.
Eminim o da beni düşünmüştür bu gece… Ve umarım stop okuyucusu bir ailenin çocuğu değildir!
——————————————————–
Fıkra – Fıkra -Fıkra -Fıkra -Fıkra
Sebep
Son sürat giden bir otomobili motosikletle kovalayan polis, nihayet arabayı durdurabildi:
– Niye bu kadar hızlı gidiyorsunuz?
– Otomobilimi yeni yıkamıştım da memur bey, rüzgarla kurutayım dedim.
Olur mu?
Babası küçük kızını imtihan ediyordu:
– Söyle bakalım yavrum. Karadeniz nerdedir?
– Aaa!.. Baba, hiç kara deniz olur mu? Bütün denizler mavi olur!..
İtiraf
Tokyo’da polislerin kovaladığı bir gangster yüksek bir binanın en üst katına çıkmıştı. Çatıda koşarken ayağı kaydı ve otuzuncu kattan aşağıya uçtu. Bir yandan şöyle bağırıyordu:
– Ben soyguncuyum… Bankayı ben sooyduum… Yakalayın beniii!..
Stop
Muammer Erkul
13 Eylül 1999 Pazartesi
