Sevgi şurubu (veya tekrar merhaba) [02 Kasım 2003 Pazar]
Soğuk bir İstanbul günü, saat on bir suları, sabah… İmza gününüzün olduğunu bir gün önce Ekrem Abi’yle (Kaftan) hasbihâl ederken öğrenmiştim. Evet, saat birdeydi… On bir civarında Beylikdüzü’ne geldim, kitap standlarını dolaşmaya başladım… On iki oldu saat, ardından ‘yarım…’ Ve orada durdu sanki zaman, geçmek-tükenmek bilmedi. Birdeydi ya sizin imza gününüz, inat ediyordu, inatlaşıyordu benimle… […]
Minderin diğer kenarı [31 Ekim 2003 Cuma]
İçinde odun kömür değil de, sanki başka bi’şeyler yanardı o zamanlar sobaların, değil mi?.. Hani sanki sobalar; konuşurdu bizimle, söyleşirdi… Ninniler anlatır, masallar dinletir, bilmediğimiz sırları fısıldarlardı kulaklarımıza… Değil mi?.. {*} Aynı minderin bir kenarında gözleri kısılmış kedimiz mırıldanırdı, diğer kenarında biz… -Yanacak bir gün bu kedi, derdi annem… Yakacak kendini, baksanıza sobaya dayana dayana […]
Çürük sakız (2) [30 Ekim 2003 Perşembe]
Demiştik ya; acaba bazıları “ancak böyle önemsendiklerini” zannettikleri için mi çürük bir sakız gibi çiğneyip dururlar ağızlarında, “intihar” kelimesini; ortalığı leş gibi kokuta kokuta!.. Çürümüş sakızları çiğnemek ve onlardan medet ummak neye benziyor biliyor musun?.. Bir pireli eniğin, zehirlenmiş anasının soğuk memelerinden sıcak süt çıkarma çabasına!.. Köpek yavrusu bilmiyor ki; çıksa, bu sütün ne kadar […]
Bizcillik [29 Ekim 2003 Çarşamba]
(Böyle bir kelime duymamış mıydınız daha önce?.. Öyleyse size bir masal anlatayım…) ….. Vakti zamanında bir kadıncağız, 25 yıldır evli olduğu kocasıyla birlikte 60’ıncı doğum gününü kutlamakta iken,,, aniden bir peri peyda olmuş… Kadına hayırlı yaşlar ve mutluluklar dileyerek; -Son 25 yıldır sevgi dolu, anlayışlı, fedakar, örnek bir eş oldunuz, demiş. İşte bu yüzden sizin, […]
Trapen’li Hatice’m [26 Ekim 2003 Pazar]
Bir gün sizler yazmaya başlayacaksınız, ve benim yazmama lüzum kalmayacak, diyordum bir zamanlar. Ve hatta şöyle diyordum: Yazın ki, ben yazmayabileyim!.. Tam 9 sene sonra. Pek kalabalık olmayan konferans salonun ortalarındaki koltuklardan birinde, karşımda oturuyordu. Biliyordum ki; o “biri” idi ama bilmiyordum kimdi. Fakat, deselerdi ki; “filan kim bu salonda”, parmağımı uzatır ve “o” derdim… […]
Çürük sakız [24 Ekim 2003 Cuma]
Acaba bazıları "ancak böyle önemsendiklerini" düşündükleri için mi çürük bir sakız gibi çiğneyip dururlar ağızlarında "intihar" kelimesini; Ortalığı leş gibi kokuta kokuta!.. {*} Hayat zaman zaman ağır imtihan soruları da koyabilir insanın önüne. Hakikaten ciddi bir şey olur, ve bakarsın ki; yürür kişi ölümün gözüne doğru. Anlayamazsın, intihar teşebbüsü müydü bu, yoksa kör mü olmuştu […]
Ebrugüzeli [23 Ekim 2003 Perşembe]
Merhaba, ebru güzeli!.. ….. Ödüm koptu; göreceksin sandığımdan içimi… Duruyordun ya karşımda; öd karışmış suda yüzen gül gibi!.. {*} Bir teknede kardılar; zamk, ve kola, ve "kopartılmış" ödleri kıvâmı-ı kesîf mayi ile. İşte bu suya çizildi resmin… Neft yağıyla incelmişti boyalar ve damla damla aktı, çizgi çizgi uzadı su üstünde duygular… Renkler, renklere karıştı; parmaklar […]
Atlar ve beygirler [22 Ekim 2003 Çarşamba]
Köroğlu’nun kayıp atını duymayanınız var mı?.. Hani peşine düşer de aramadık yer bırakmaz. Sonunda bir pazarda satılık olduğunu görür ve kendisini bekleyen hayvanının üstüne atladığı gibi birlikte uçup giderler… Peki Hâtim-i Tâî’nin rüzgâr kanatlı, meşhur siyah atını duymamış olanınız var mı? Ki Sâ’dî-i Şîrâzî bile, cömertler cömerti bu şairi atıyla birlikte anlatır?.. Ya Alparslan’ın Malazgirt […]
Kitaplara sev-da-lı-sın… [17 Ekim 2003 Cuma]
Ben, kitaplara sevdalıyım… Bilirim, sevda ateşi kitapla harlar, ve kitapları ısıtıp tutuşturansa; sevdalardır yine… İnsan kitapsız kalamaz. Çünkü kitaplar kılavuzdur insana; insanlığın var’lığı boyunca… {*} Paşabahçe’liyim… Çocukluğum, dalgalayla ebeleşen İnciyköy’ün kıyılayında oynayayak geçti. İlk yazım, "y" hayfleyini doğyu düyüst söylemeye çalışıyken çıktı biy gazetede. Adımı bit kadaycık yazmışlaydı… Ama, heey; bu bile, sevinçten uçmam için […]
Kim kandırılamaz? [16 Ekim 2003 Perşembe]
Bitlensem, ve “bitlerim kadar bile sevmediğimi” söylesem şu İngilizleri,,, bunun sebebini yine sadece İngilizler anlar… ….. Ama, Leydi Di’ye dokunmuş dantelleri “bir kerecik görebilmek” ümidiyle müzayede evlerinde koşturan….. İngilizlerden değil; İngiliz’i İngiliz yapan İngilizlerden bahsediyorum… Bir diğer boyut ise şu ki; (hani hatıraları ele geçip yayınlanan) İngiliz casusu Hempher’in bile adını hiç duymamış insanlarımıza, “bu […]
Bin yılın kitabı! [15 Ekim 2003 Çarşamba]
Millet, uyanın!.. Koca bir deniz gibi; ayak parmağımızla henüz ucundan dokunduğumuz yeni bin yılın bütün çorapları başımıza örülürken, sadece sürünün koyunları otlamakla meşgul… Önümde BİN YILIN KİTABI duruyor, okunmayı bekleyen… {*} Tartışılacak şimdi; kitap mı bizi bekliyor, yoksa biz mi bu kitabı bekliyorduk?.. A’hah işte bu kadar kiloluk ben; nasıl, nah şu kadarcık bir hap […]
Son avuç ot… [12 Ekim 2003 Pazar]
Nerde okumuştum, hatırlamıyorum… Ama, akıl almaz bir acı hatırlıyorum ve çaresizlik ve yalnızlık ve ümitsizlik… Hangi savaştı, silinmiş zihnimden. Ama adam,,, adam aynen bana benziyordu. Seslerin kesildiği zamandı, derin bir uğultu vardı sadece kulaklarında. İnsanlar koştukça, parça parça çamur sıçrıyordu çarıklarından!.. Yüzü, çamuruna bulanmıştı; kanla yumuşamış toprağın… {*} “-Hıı’!..” deyip kalmış, bütün gücüyle boşalttığı ciğerlerine […]
Alevcik [10 Ekim 2003 Cuma]
(Posta kutumda gene yok, parmaklarını öpmüş harflerle yazılmış birkaç satır…) Gök yıldız doluyken, gözünün önünde kendi yıldızı kaymış bir yolcu gibi şaşkın ve çâresizim. Kara bir okyanus içinde çalkalanırken, başka kaç parlayan göz kırpışı var gökte, umursamıyorum… Yıldızları dökülmüş gökyüzü gibi karanlık içim! {*} Halbuki biliyorsun; Bana her dokunuşunda yannndımm!.. Çünkü "alev" olmam gerekiyordu görmem […]
Kendini sevmek [09 Ekim 2003 Perşembe]
Kendini sevmek ile kendini beğenmek arasında, şöyle koskocaman bir fark var, öyle değil mi?.. ….. Şimdi sen, bir “deve”ye benziyorsun. Deve deve, bildiğin deve!.. Ama sen, işte bu deve ile uzun, geniş, sıcak, fırtınalı, zehirli ve yırtıcı hayvanlarla dolu bir çölden geçiyorsun… İşte, kendini sevmek; Seni taşıyan bu devenin terini silmektir, bitini kırmaktır, suyunu içirip […]
Çerağ [08 Ekim 2003 Çarşamba]
Korktum, duyduğum zaman; karanlığın içinde bir bina yanmış, sana yakın bir yerde… Korktum; karanlık cayır cayır yırtılmış ve çığlık çığlığa!.. {*} Sen, uyuyormuşsun aslında; Sevinsem mii, üzülsem mi!.. {*} Görmediğin,, belki de görüp bakmadığın için ağarmamış bir kuytunun karanlığında kalmış olan konak tutuşmuş orta yerinden… Tene düşen kezzap gibi, yahut; cana düşen sevda gibi düşmüş […]
Paspas (!) [05 Ekim 2003 Pazar]
Anladım ki; Necip Fâzıl’ı tanımak herkese kısmet olmaz… Çünkü bu adam bir cevize benzer. Bir kısım insanlar sadece yeşil kabuğunu görüp, onu kendilerine bayrak yapmaya çalışırlar; çünkü renklidir, boyalıdır, havalıdır… Fakat tadını saklamaya çalışırlar. Cevizin yeşil kabuğu, bir süre sonra silinecek boyalar bırakır sadece kendisini tutan ellerde. Sonunda bakarlar ki; altından renksiz ve kuru bir […]
Tıkır, tıkır, tıkır… [03 Ekim 2003 Cuma]
(Sabahın körü. Limon’un içinde sallana-sarsıla gidiyorduk… Bilen bilir, Limon benim 72 doğumlu sarı Wos-bağam. Eskidir ama, halden ve böyle sevdalardan iyi anlar…) Onu, sağımdaki koltuğa oturturken, sanki “kemiklerinin” gıcırdadığını duymuştum!.. Ben de şöyle bir yerleşip baktım ona, tebessüm ederek baktım… Yüzü gözü açılmış işte babam tozunu pasını sildiğinde. -Hadi bakalım, dedim. Gidelim artık… Yürüdük. Babama […]
Türk kimdir? (3) [02 Ekim 2003 Perşembe]
Türk odur ki; tepesinden alıp çiğnediği sakızı çiğnemekten yorulunca, tekrar çiğnemek üzere kafasının üstüne yapıştırır, demiştik ya… Peki, bilin bakalım, şu kimdir?.. Sokakta tanıdığı birini görür görmez, direksiyonu aniden üstüne doğru kırar ve gaza basıp, kaldırıma kadar kovalar… Bu “adam çiğneme” oyunu sırasında, diğeri kaçamaz da bir yerine bir şey olursa; “N’oolmuş ki?.. Sevdiğimiz için […]
Sis [01 Ekim 2003 Çarşamba]
Bizim site bir yandan şehre yaslanmış, ama diğer yandan bakınca ufka kadar dümdüz ova… Güneşin doğduğu yerde bir köy gözüküyor, esintili ve berrak havalarda daha sola doğru bakınca Karadeniz kıyısına dizilmiş pek yüksek olmayan dağlar, tepeler seçiliyor… Bloklarımızın etrafında dönen yol tam 2 bin metre. Sabahları insanlar yürüyor burda, sağlı sollu çimenlerin arasında… {*} Bazı […]
Ray, tren ve insan… [28 Eylül 2003 Pazar]
Demiryolunun kıyısından geçiyorduk. Elif Sabah yanımdaydı. Havadan-sudan devam eden konuşmalarımız, trenler üstüne döndü… -Öyle olursa böyle olur, peki şöyle olursa nasıl olur?.. -Madem öyle ise şöylesi nasıl?.. {*} Bir o soruyordu bir ben… Bazen gülüşüyorduk, bazen düşünüyorduk… Zaman zaman kendimi “çocuğu” gibi hissederim ben onun; söylemiştim ya size de daha önce, ondan ne çok şeyler […]
