Testileri kırmayın [09 Ekim 1999 Cumartesi]

Testileri kırmayın

Bu milletin insanı zanneder ki; bir gazetenin muhabiri, bir televizyonun elinde mikrofon tutanı veya haber müdürleri her şeyi, ama her şeyi kendilerinden iyi bilir…
Bu milletin insanı zanneder ki; her yayın kuruluşunda insanî, vicdanî ve ahlâkî manada, işleyen bir kontrol mekanizması var…
Bu milletin insanı zanneder ki; devlet ve devletin bakanlıkları uçan kuştan ve vızıldayan sivrisinekten bile haberdardır…

Hal böyle olunca da, bu milletin insanı aynen; öz annesi tarafından tabağına yemek konulmuş bir çocuk gibi önüne konulmuş bütün haber ve yorumları aynen konulduğu gibi kabul eder.

Halbuki devlet sadece devlettir… Bakanlıklar sadece bakanlıktır… Balıkçılar sadece balıkçıdır, hamsiler de sadece hamsidir!

Medya öyle bir noktaya getirdi ki kendini; (alıştığımız için) hayret bile edemiyor hiç kimse.

Marmara Denizi’nde tutulan hamsiden yemiş olan bazı insanlar mide bulantısı ve kusma şikayetiyle hastanelere müracaat edince…
… Dicle kenarında sazan yakalamış olan çocukların balıkları mahallenin kedilerine-köpeklerine nasıl yem oluyor?..

Bu millet her zaman en masum, hatta “saf” duygularla okur okuduğunu ve alır, öylece kabul eder. Çünkü bu millet kâğıdı ve yazıyı “kutsal” kabul eder.
Bunu anlayabilen var mı acaba?..
Bu millet öylesine “bir” görür ki kendini; Meriç’teki balık ile Kızılırmak, hatta Murat suyundaki balığı bile bir bilir!..
Bunu bazı aptallar “aptallık” sanır…
Halbuki bu; bu milletin “birlik” sırlarından biridir.

Kendilerine “haberci” diyen bazı sorumsuzlar sırıtır bu saflığa… Halbuki kendilerinin orada olabilmelerinin bile sebebi işte bu masumiyettir!..

Dönersek geriye; Marmara Depreminden sonra avlanan Marmara hamsilerinden yiyen yüz küsur insan bulantı ve kusma şikayetiyle hastanelere gitti…
Hadise işte bu.
Ben, aynı haberi ilk defa halkın ağzından duydum. İster inanın, ister inanmayın, ama aynen şöyle:
“Depremde suya batan bölgelerdeki insan ölüleriyle beslenen balıklardan yiyenler zehirleniyormuş…”

Dolayısıyla, tezgâhının başındaki balıkçı, bir yerlerini paralıyor;
“Abicim, valla bu balıklar Gölcük civarından tutulmadı…
Bu balıklar, insan ölüsü yemedi!..”

İşte yine karşımızda ağlanacak bir komedi!
Nasreddin Hoca’nın torunları, hâlâ testi kırıldıktan sonra sopanın fayda etmediğini anlayamadı!..
Bakanlıkların birinci vazifesidir; halkın duyarlılığını idrak etmek… İcraatlar arkadan gelir.
Ve medyanınsa zaten “işidir” halkın duyarlılığı.
Şimdi, istediği kadar rapor açıklasın Çevre Bakanlığı… “Zehirlenmeler kirlilikten değil, tüketimin sağlıklı olmamasından kaynaklanıyor” desin…
Balıkçılar, istedikleri kadar (ispat için) çiğ balık yesin gözümün önünde…
Tamam, kabul ediyorum, balıklar zehirli değil… Ama balık yemiyorum!

Bu yazıktır, günahtır…
Her gün her konuda yaşıyoruz bu saçmalığı.
Her gün birileri testileri kırıyor!..

Üç gün önce halde kasası 20 milyon olan hamsi, kilosu 1.5 milyon liradan satılıyordu. Şimdi aynı balık halde (kasası) 450 bin lira…

Elinde kalem, mikrofon veya “sandalye” tutanların çok ciddi sorumlulukları var, farkında mısınız?
Farkında mısınız; balıkçıların da ihtiyaç sahibi çocukları var!..
Kimsenin, kimsenin rızkıyla oynamaya hakkı-hukuku yok…

Ben, balığın neredeyse elle tutulduğu bir mahallenin çocuğuyum…
Ve ben, bildim bileli her yaz balıktan zehirlenen insanlar duyarım. Her yaz!..
Hamsi, sıcakta bekletmeye gelmez.
Yazdan kasıt sıcak havadır… Üç gün öncesine kadar (yirmi gündür) öğlen dışarda çalışanları güneş çarpıyordu, unutmayın.
Depremden sonra (50 küsur gün) yakalanan Marmara hamsilerinden yiyen Afyon’da 8, Antalya’da 80 kişi daha kustu…
Haber buysa doğrudur…
Ama “yorumlar” doğru yapılmalı!

Çünkü yarın da; “Depremden sonra biten mantarlar, sadece yiyenleri değil, yanlarından geçenleri bile zehirliyormuş…” Diye bir gazete haberi okuyabiliriz!..

——————————————————–

Salgınlar

Çok eskiden millet huzur ve sükûnet içinde yaşayıp gidermiş…
Acaba tepki gösterilecek olayların azlığına mı bağlıydı öyle olması; sinirlerin veya manevi duyguların kuvvetli olmasına mı, bilmiyorum…
Bildiğim şu:
Eski Türk lügatlarında “intihar” kelimesi bile yok.
Çözümler, “yeni problemler üreterek” aranmıyormuş!..

Havagazı diye bir lüks girmiş evlere… (İstanbul’un eski binalarında havagazı boru ve musluklarını görmüştüm ben de, devre dışı kaldıkları zamanda.)
Ardından sinemalar film oynatmaya başlamış.
Sonra bazı hanımlar havagazı musluklarını açıp yataklarına uzanmaya… Bazı beyler, beylik silahlarını şakaklarına dayamaya başlamış. Aynen filmlerdeki gibi!..

Ben çocukken, genç hanımların jiletle bilek kesmeleri modaydı…
Bir de Sarayburnu’ndan denize atlamak!..
Demek ki o vakitler uyku haplarıyla yüksek binalar bu kadar revaçta değildi.
Derken, sivri akıllının biri Boğaz Köprüsü’nü keşfetti!.. O zaman köprüyü yayalara yasakladılar. (Hatırlıyorum; biz de köprü ayaklarındaki asansörle yukarıya çıkıp yaya geçmiştik bir iki defa karşıya…)

Sonra köprü halatlarına tırmanıp veya (köprüye uzakta olanlar) çatılara çıkıp polisle yahut sevdiği kızın akrabalarıyla pazarlık yapma modası başladı…
Bunlar illet salgınlar!..
Ve bunların “salgın” olduğuna dikkat çekmekte de fayda var.

Dün gece televizyonda (Kanal D’de) saatler sürmüş bir rehin alma olayının son yarım saatini seyrettim.
Spiker, İzmir Emniyet Müdürü ve (gizli) psikologlar devredeydi.
Sonuç başarılıydı…
Ama ne olur “korku”mu mazur görün;
Ve birilerini rehin alıp, canlı yayınları veya haber programlarını arayanları duyarsanız şaşırmayın.

Dün gece psikologlar başarılıydı…
Ama “toplum psikolojisi” acaba dün gece nasıl etkilendi?..

Stop
Muammer Erkul
09 Ekim 1999 Cumartesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir