Duygu Bahçemiz (ARTIK SÜTUNLAR GÖREMİYORUZ!.. – Gürsel Çopur)
Ülfet bir günah girizgahı sayıldı sayılalı, dünya gözümüzle taçlandıramadığımız kutsi değerlere zirve adımlarla eşlik edemez olduk. Ağzımıza alıştıramadığımız rabbâni ifadeleri, bireysel dillerimizle “ahirzaman!..” diyerek kesip attık veya istidraki bir keyfiyet sunamadık! Sunumumuzda rabbani teveccühün matmah-ı nazarı uzaktan gelen bir yolcunun serâpa olan aşkını betimlemeye yetiyordu sadece… "Sadece”lik ifadesi garip halimize bir dem tutuyor ve ezgisini, kavanozdan dışarıya çıkamayan tınısında bir yankı edasıyla seslendiriyordu. Bir ses olamadı (şu an için) yaşayan yıllar, bir kıvam tutturamadı şafak sancıları… Ümidimizdeki koza ise yırtılmayı bekleyen bir akıncı silüeti ve beklemede…
İnsan, barındığı ortamda en hayati meselenin farkına varamadı henüz. İnsanın insanlığının delili, taabbudi bir hüviyet panayırıydı. Kanatlanmak ve bir damla kanat olabilmek için. Susadığı rahmet kapısına bir kulluk tüyü bırakabilmek çok zor olmasa gerekti… Bunu dahi acizliği, gafleti ve kişisel vurdumduymazlığı neticesinde başaramadı. Kuran-ı Kerim’in isim kipiyle nitelendirilmiş “Çünkü o, çok cahildir ve zalimdir” ayetinin tokadını yedi ve yemeye devam ediyor. Kalem işlerken dahi hükmün devam ediyor olması, ne buruk bir helecandır!..
Kalkan eller, safiyene bir kulluk içerisinde dünyanın yükünü omzuna almış bir vaziyette “Ah Rabbim!..” diyemedi; diyemedik nefsani kılıfımızdan sıyrılarak. Dudaklarımızda eşgali belirsiz fitler mevcut iken, minik sarsıntılarda deprem nabzını yudumladık. Tonunu yakalayabilmiş bir yolda ömür vakfedilmeyince şu dünya hayatını malebagâh zannettik, çarşı-pazarı lüzum iken elzem zannettik… Ve takıldık, "karıştı mı karıştıran” dikenli yolların ormanlara meydan okuyuşunu hakkalyakin dairesinde basirete açamadık. Taşın tozun ruhu bunaltan kasvetli havasında azami rol üstlenişine basamak basamak şahit olduk. Basamadığımız dereceleri ülfet okunun zehri vesilesiyle yabancı gördük, "bir şeye ulaşılmıyorsa tümden de terk edilmez!” enderun tavsiyesini katığımız olarak kullanamadık. Halbuki ellerimizin kulluk bezmiyle semaya(dua kıblesi) çevrildiği anda, kalkan eller hürmetine ruhumuza sekine banknotları yağmalıydı… Yağardı… Çakıl taşlarının altın olması değil, ikinci bir dirilişin fıtrat-ı sani olarak rezonans olması muvacehesiydi.
Bu muvacehede neler vardı, işte pazarımızın sergüzeşti:
-Kahvaltı yaparken dahi güne dua ile başlayan ve en büyük duanın da “namaz” olduğunu idrak eden sahabe efendilerimizi anma ve gözyaşlarıyla onları şefaat elçisi kılma…
-Zekatını verirken zorlanarak veya zorlanma felsefesiyle değil; inanarak verenlerin salonunda “sevdiklerinde infak ederler” ilahi beyanına matuf bir yörüngede huzur-u kalple bamteline dokunma ve “benden de bunu kabul buyur ey Rabbim!” diyebilme…
-Gözyaşlarını kristal bir fanusun içerisine akıtmaktan ziyade, Rabbimize en yakın dem ve kurbiyet kesbeden dilimde sunabilme şuuruna erebilme.
-Kıllet-i taam, kıllet-i menam ve kıllet-i kelam ölçüleri içerisinde hayatına en vasat pazarı kurabilme… ilh… (İla âhirihi)
Namaz, maddiyatla ifade edilemez. Maddi meselelerin ağızdan döküldüğü bir anda tertemiz bir şekilde alınan abdestin mevcudiyeti her şeyi unutturacak kıvama gelmelidir. İnsanın insanlığının pazara sunulduğu ve “namazda horoz gibi gagalamayın, deve gibi önce ellerinizi yere koymayın, köpekler gibi secdede dirseklerinizi yere yaslamayın,imam henüz secdeden başını kaldırmadan başınızı kaldırmayınız ki eşek suretine bürünmeyesiniz!..” ..Bunlar, hadd-i zatında ilahi ikazlardır. Vahy-i gayri metluvun tavsiye makamında günlük hayatımızda hükmünü her daim sürdürüyor olması, meselenin ciddiyetini göstermeye yeterdir. İnsanın siretinin suretinden daha da önem kazandığı en büyük hayati mesele, namazdır. İnsanın kalbi hayatının değere açılmasını sağlayan en mühim amil namazdır. İç-dış bütünlüğünde dengeyi yerli yerince tutabilen manevi mekanizma da namazdır. İnsanın, hayatında zirve seviyede üzüleceği en birinci üzüntü basamağı kaçırdığı namaz sahnesi olmalıdır!.. Rabbim bizlere bu sahneyi bundan sonra yaşatmasın. Rabbim, bizlere diğer vakit namazının zamanı gelmeden ömrümüzü alma bahtiyarlığını nasip eylesin. (Fıkıh’taki namaz sınırı, gelecek namaz vakti girmeden önceki şu anki namazın, kılınabilecek kadar olan namaz dilimidir ki, namaz o anda farz olmaktadır.)
Namaz, imandan sonra konuşulması gereken en büyük erdem silsilesidir ki, bunun fevt edilmesi derin bir hicranı gerektirmektedir. İmam Yusuf’a göre o zeminde yas tutulması yeridir!.. Meselenin fevti bu olunca, bilerek veya gaflet ile kılınmayan namazların vebalini anlatmaya bir insan gönlünün sıklet donanımı hazır olmasa gerektir diye düşünmekteyim. (Fıkıh’ta namaz kılmayan birisine ne tür muamele yapılacağı belirtilmiştir, fakir, merhamet dinimizin bu ciddi mevzuyu nasıl ele aldığına kitabi olarak şu an değinmeyeceğim, ihtimal ki dam yerine ev yıkılır veya kırılması(?) gereken bir gönül, neylersin…)
Kırılmak deyince, hatırı her zaman olan bir büyüğün dasitani ve rikkatime her zaman dokunan hayat karesi aklıma misafir oldu.
Mansur b. Mutemir(rahmetullahi aleyh)… Namaza karşı ne duyarlı büyük bir insanmış ki, ”namaza şehvet duyanlar” ruh silsilesinde ipi göğüsleyenlerden. Her gecesinde namazı şefaat kanadı yapıp tuyur eden, bir vakıf kutbu. Allah ondan ebeden razı olsun… Ey ruh pusulamız, bize (inanır mısın) geride çok zor yaşanacak bir hayat bırakmışsın… Sen ve arkadaşların… Hayatında seni hakkalyakin planda anlayamayanlara, senin ölümün, komşunun kızına her şeyi anlatmaya yetebilmişti. "Anneciğim, ben her gece şu damın başında bir direk görüyordum. Bu gece o direği göremiyorum. Acaba yıkıldı mı o sütun?”… Hayır ve asla… İnsan zahiren ceset olsa da, ruhuyla yaşayan bir can olduğu için, namazı onu kanatlandırmıştı. Namaz ölmez, şefaat edecek olan kefalet süvarisi de ölmez. Onun iliklerine kadar olan namaz aşkında hakiki ölümün şeker-şerbet gıdası mevcuttu.
Namazla ölenler, hakiki yaşayanlardır!..
Gürsel Çopur

Yazan ellerine, hisseden yüreğine sağlık… Çok istifade ettim. Allah razı olsun.