Duygu Bahçemiz (DİŞİSEL GELİŞİM – Salih Uyan)


Bu yazıyı romantizm mağduru Türk erkekleri adına yazıyorum.

Sürekli romantik olmamakla suçlanan erkeklerin haklarını savunmak ve hanımerkil bir topluma doğru gittiğimize dikkatleri çekmek istiyoruz.
Ay ışığında eşine romantik şarkılar söyleyen, haftanın üç günü eve elinde çiçekle gelen, evlilik yıldönümlerini bir ay önceden planlamaya başlayan erkeklerin gerçek yüzlerini göstermek istiyoruz.

Bir erkek, hiçbir özel günü atlamadan hediye alıp sürpriz yapıyorsa iki ihtimal vardır: Ya yeni evlidir ya da karısından acayip korkuyordur. Yani karısı tarafından sevmeye ve mutlu etmeye mecbur bırakılmıştır. İşte romantizm ve özel gün şakşakçıları da bu zoraki sevgilerden beslenir.
Biz de elbette özel günlerde güzel sözler söyler, hediyeler alırız. Ama güzel sözler mecburiyet olur, aldığımız hediyeler sayılmaya başlanırsa heyecanımızı kaybederiz. Evlilik imtihanında sözel ya da sayısal performansımızla değil, eşit ağırlıktaki başarımızla değerlendirilmek isteriz.
Şunu iyi biliriz ki akıllı kadın, tabiatına uygun hareket eden erkeği sever. Ve haftanın üç günü eve çiçekle gelmek, her özel günü hatırlamak ve sürpriz yapmak erkeğin tabiatına aykırıdır. Ikea katalogunu görünce heyecanlanmak, salon halısını değiştireceğimiz günü hayal ederek mutlu olmak da yoktur genlerimizde.

Akşamları evde konuşmadan oturduğumuz için suçlanmaktan acayip huylanırız. Sessizliği paylaşabilmenin, evliliğin en özel anlarından olduğuna inanırız. Aynı hayata daha fazla konuşma süresi eklemek için tarife değiştirmez, bol mesajlı yıpratma kampanyalarına kanmayız.
Biz, hayatı ve sevgiyi en saf hâliyle yaşamaktan yanayız.

Belki her özel günde sürpriz yapmaz, gün batımında şiirler okuyamayız. Ama bizim sevgimiz, bir gün batımında değil, her kalp atımındadır. Fon müziğine, ışığa, kostüme ihtiyaç duymadan severiz. Duygusal anlar için kurgusal maceralara atılmaz, romantik dakikalar için otantik mekânlar aramayız.
Sevgimizin tek taşla, bir çift alıntı söz veya iki satır çalıntı şiirle ölçülmesine izin vermeyiz. Bizim sevgimiz ambalaja girmez, duygularımız makyaj tutmaz.
Evet, bazen doğum gününü, bazen de evlilik yıldönümünü unuturuz.
Ama biz oyunu suflesiz oynar, unuttuğumuz yerlerde irticalen saçmalamak yerine satır atlarız. Birkaç replik eksik kaldı diye ne oyunu yarıda keseriz ne de baştan başlarız.

Biz normal erkekleriz. Giderek güçlenen dişisel gelişim karşısında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan türümüzü korumak için mücadele ediyoruz.
Pusmuyoruz, çünkü pustukça sıranın bize geleceğini biliyoruz.


Not:
Türkiye Gazetesi, Kurşunkalem sayfası, etkili-yorum köşesinde yayınlanmıştır
.

4 yorum

  1. Author

    Salih abicim, dört dörtlüktü.
    Yani “şiir gibi” de denebilir, bu sözün üstüne…
    M:)))

  2. Sayın Erkul, ben bu konuyu daha değişik bir perspektifte irdeleyerek yazımda konu edinmiştim. Sanıyorum okuyucularınızı da faydalı bir biçimde bilgilendirecektir kanısındayım. Mecbur kalmanın hayatımıza etkisi ve sebep sonuç ilişkisini kurarak anlattım. Saygılarımla…
    …..

    Birgün; minibüste önümde oturan delikanlı, ayakta yolculuk eden 25-26 yaşlarında genç bir bayana yer verdi ve minibüsün arka tarafına ilerleyip, ayakta gitmek için, metal direğe tutundu. Olay çok dikkatimi çekmişti çünkü, yer verdiği bayan yaşlı, hamile veya çocuklu değildi. Üstelik hasta da görünmüyordu. Gayet tabi bu durum, tamamen delikanlının centilmenliğinden, bravo diye düşündüm. Zira yakınlarda bir yerde inecek olsaydı, arkaya da geçmezdi. Müthiş bir tebessümle gözlerimi delikanlıdan, oturan bayana doğru çevirdim. Oysa bayan ne bir teşekkür etti, ne de gülümsedi. Dayanamadım ve bu genç bayana:

    -“ Neden teşekkür etmediniz? Delikanlı size yer verdi. Üstelik daha ineceği de yok!” dedim. Bayan:

    -” Etmek zorunda mıyım?” diye ters çıkıştı. Ben de:

    -“ Evet etmek zorundasınız. Sizin gibi memnuniyetsiz kişiler yüzünden, artık kimse kimseye yer vermiyor!” dedim. Ve ekledim:

    -“ Bakın bayan, insana teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmiş sayılmaz. Ve Allah’a şükretmeyenin hiçbir işi yolunda olmaz!”

    Genç bayan kaşlarını kaldırıp bir süre bana baktıktan sonra, önüne döndü ve ben minibüsten inene kadar yüzü yere dönük vaziyette durdu.

    Hayatımızın her köşesine gizlice sinmiş ve psikolojimizi amansızca ve durmadan kemiren bu MEMNUNİYETSİZLİK duygusunun ana sebebi ise; MECBUR TUTMA durumudur. Biz herkesi, belli olaylarda-zamanlarda ve farkında olmadan mecbur görürüz. Bu mecbur görüş, karşımızdakine teşekkür etmemize, ona minnettar kalmamıza engel olur. Mecbur tutulan kişi ise bir süre sonra, o davranışı gerçekleştirmekten soğur. Eşinden bir bardak su isteyip, içtikten sonra gazetesini okumaya devam eden, tebessüm bile etmeyen bir erkeğe ne kadar istekli su götürülebilir ki? Dahası, getirilen suyu beğenmeyenler bile var…

    Peki hiç düşündünüz mü; hayatımızın tüm ayrıntılarında kucak açtığımız bu memnuniyetsizliğin vardığı en doruk nokta nedir? Elbette depresyon. Her zaman kendimizden daha iyi durumda olan kimselerle kendimizi kıyas etmek, her defasında daha da iyisini ve son modelini istediğimiz otomobilimizin, bizi kısa süreliğine mutlu etmesi, yaptığı tüm güzel davranışlarını atlayarak, yapmadıklarını görüp kızdığımız sevdiklerimiz? Hep mutlu olmayı ertelediğimizin farkında mıyız? En pahalı cep telefonuna sahip olduğumuzda mutlu olacağız sanırız ama olmaz, çünkü hep daha iyisi daha pahalısı çıkar. O sevgili ile evlenince mutlu olacağız sanırız, beklentilerimizin yükselerek devamlılığından, o da olmaz. Biz bu hayatı, bizi mutlu etmeye mecbur gördükçe, hayat avuçlarımızdan akar, biz ise depresyonun kollarında hayata baka kalırız…

    Oysa en muhteşem durum, acı çekmiyor oluşumuzdur. Başlı başına, hasta olmayışımız bile şükür sebebidir aslında. Milyon çeşit hastalıktan kıvranan milyon tane insan, güneşin doğmasını acı çekerek bekleyen yüzbinlerce hasta, sancılardan bir süreliğine olsun kurtulmak için yalvararak inlerken, biz rahat yatağımızda tatlı rüyalarımızla muhatap oluruz. Ve her sabah yine ulaşamadığımız arzularımızla uyanırız…

    Kendimizi ittiğimiz bu kısır döngü, bu kaos, bazılarımızı intihara kadar sürükler de, yine de şükür ve teşekkürün başkalarına ait olduğunu sanırız. Ağrıdan sancıdan kıvranmıyor, günlerce çektiğimiz açlık midemizi kurutmuyor, susuzluktan toprağı tırmalamıyorsak eğer, şükür için sonsuz… kere sebebimiz var demektir. Hayatımızı kendimize biz zindan ederiz. Ve bizi depresyondan koruyacak en güzel besin hayatın vermediklerine değil, verdiklerine tutunmaktır. Sevgiyle harmanlayıp, tevazuyla karıştırdığımız lezzetli bir şükür, yemeğe doyamayacağımız bir hayat sunar bize. Tarifi uygulayıp, tadına vara vara yemekse, yine bizim elimizde…

  3. Ne diyelim, hislerimize tercüman oldunuz efendim…
    Çok hoş olmuş, yüreğinize sağlık :))
    Şimdi de “kazak” ve “kılıbık” tartışmasına hazır olalım :))

  4. ÇOK BEĞENDİM HERKESİN OKUMASINI İSTEDİM. :-)))

    Emel Gözüm

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir