Duygu Bahçemiz (YOLCU – Hicran Seçkin)


Yolcuydu; hedeflerine…
Yolcu yolunda gerekti, o da zor zahmet gereğini yapmıştı.
Yoldaydı artık. Ve ilerliyordu bile, gıdım gıdım da olsa…
İlerliyordu; düşe kalka, dura dinlene…
Katettiği mesafe henüz yolun başı mesabesinden çıkmamış olmakla beraber, değişen birşeyler vardı yine de; soluduğu hava, bastığı toprak gibi…
İlerliyordu…

Yolun bir yerine gelmişti ki, durası tuttu!
Sonra oturası tuttu, sonra yatası tuttu! Ve uyuyası…
Arkadan gelen yolcular üstüne basıp geçtikçe yassıldı, ezildi.
Yolcuların ayaklarıyla gelen ve rüzgârların taşıdığı topraklarla üstü kapandı zamanla.
Yine rüzgârların getirdiği, kuşların çeşitli şekillerde bıraktığı ve yolcuların yemek molalarından artakalan tohumcuklar serpelendi üstüne.
Yağmurlar yağdı, güneşler açtı.
Tohumlar filizlendi; kimi hızlı hızlı, kimi yavaş yavaş.
Bu filizlerden otlar peyda oldu, hatta ağaççıklar.
Bu ot ve ağaççıklar büyüdükçe kökleri toprağın altında uyuyan uyuşuk bedeni sarıp sarmalamaya başladı.
Kökler bedenini sarmalayıp sıkıştırdıkça nefesi sıklaşıp, göğsü daralıyordu.
Deriiin uykularda olsa da hissediyordu yaklaşan felaketi.
Hisleri henüz doğrulmasına yetecek kadar kuvvetli değildi, kuvvetlenmesi daha zaman alacaktı.
Bir zaman sonra hisleri yeterli kuvvete ulaşmış olmalıydı ki, beyninde fırtınalar koptu.
Artık uyumasına imkan yoktu.

Toprağın altında gözlerini açması mümkün olmasa da, uyanmıştı.
Kalkmayı denedi, olmadı… Tekrar denedi; yine olmadı.
Bedenini ahtapot gibi kıskacına almış köklerden bir anda kurtulmak kolay değildi bunca zamandan sonra.
Ama olacaktı, olmalıydı.
Şöyle bir kendini yokladı, şöyle bir enerjisini topladı, yumruklarını sıktı ve davrandı.
Bütün kuvvetiyle üstündeki ağırlığı itmeye başladı. Toprak kımıldadı, kök salmış nebâtat titredi.
Ve çatladı ve yarıldı toprak.
Yolcunun belinden üst yanı doğruldu.
Silkelendi. Gözlerini açtı, canı yandı birden. Açmasıyla birlikte göz çukurundaki toprak kalıntılarından birazı gözlerine dolmuştu zira.

Buraya kadar başarmıştı, kalan kısmını da başarmalıydı.
Bir kez daha topladı gücünü, ayaklarını kendine doğru çekti. Olmuştu işte.
Her yanından topraklar döküle saçıla kalktı.
Deriiin derin nefeslenip, iyice silkelendi. Üzerine yapışmış toprağın, kökleri bedenine sarılmış otların büyük bir kısmı düşse de, bir kısmı asılmaya devam etti.
Fakat bir süre sonra onlar da kendilerine orada hayat hakkı kalmadığını anlayarak bıraktı yolcunun yakasını.
Kurtulmuştu yolcu üzerindeki askıntılardan.
Yolda kalmanın… Yürümesi gereken yerde durmanın acı neticesinin verdiği dehşet ve gayretle yola revân oldu.
Ulvî gâyesine, yüce hedefine doğru yol alırken dili mırıl mırıl mırıldandı:

"Koşulacak yerlerde ayağını sürüyen,
Yolcuların tembeli, yolda kalıp çürüyen!"

Hicran Seçkin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir