Yağış mı, işte var… [25 Ocak 2007 Perşembe]
Yazdan sonra koca bir sonbahar geçti, kış da geçmek üzere; yağış yok… Gerçekten, bu kimin umurunda? Rahmet incecik dökülürken; yağmur lüzum ettiği yere lazım olduğu kadar yağarken… Berrak göller gülümser, temiz dereler şırıldarken kimse farkında değildi. Zaman geçti ve pişmanlıklar duymaya başladık… Dileyelim de bu kadarla kalsın! {*} Yağış olunca hava temizlenir… Yağış olunca mikroplar […]
Gönül gözü neylesin… [21 Ocak 2007 Pazar]
Yoktun ki baktığım hiçbir yönde… Hiç dolanmadı bir kuşak gibi, aynı anda aynı rüzgâr; ikimizin beline… {*} Hiç… Ama hiç tuzu karışmadı; Gözyaşlarımızın!.. Hiç sıvazlamadım kaşının kuyruğunu… Zülfünü yatırmadım hiç; ıslatılmış parmağımla… Ve hiiç, hiç silmedin terimi! .. {*} Olmadık hiç aynı anda, aynı göğün altında… Aynı ufku bile aynı yerden görmedik… ….. Bir yıldızımız […]
Bir gün gelir… [19 Ocak 2007 Cuma]
Ve bir gün fark edersin ki; Toprağın ölü karanlığı içine atılmış filizlerden bazısı kaldırmış başını… Güneşi görmüş… Ve görülmeyi istemiş… {*} Kör tohum, kara toprağın içinde, bilir bir şeylere ihtiyacı olduğunu… Duyar senin ayak sesini… Bu ses bir ninni gibi gelir ona; sanır ki hava sensin, su sensin ve güneş sen… Seni dinler; ayak sesini […]
Yeni bir hayal [18 Ocak 2007 Perşembe]
Her gün… Her gün yeni bir hayaldir peşinden koştuğum. Yeni bir hayal. {*} Peki ne? Veya kim?.. Hangi uzaklıkta yahut bana ne kadar “yakın” olduğunu bilmesem de; şu an yazdıklarımı yepyeni bir insan okuyacak. Onun bir insan oluşu bile heyecanıma tercümedir… {*} Son hayalim konmak için yeni bir dal bulacak. O insan; yorgun bir kuş […]
Avrasya maratonu [14 Ocak 2007 Pazar]
Avrasya Maratonunun her sene bir birincisi oluyor… Bir ikincisi, bir de üçüncüsü… Sen kaçıncısın? {*} Avrasya Maratonu için; “ben de, ben de katılmak istiyorum, ben de” diyerek binlerce insan toplanıyor her yıl… Her birine birer numara veriyorlar bu insanların… Hepsi yakından ve uzaktan takip ediliyor kameralarla ve üstelik kayda alınıyor herkesin her adımı… {*} Yarış […]
Yazmak demir almaktır [12 Ocak 2007 Cuma]
(Biri bir yazı okur… Tekrar okur, sonra tekrar ve tekrar okur; her seferinde ayrı şeyler anlar… Biri bir yazı okur… Sonra bir başka ve bir başka yazı okur; her yazıda hep aynı şeyi anlar… Hangisi sana daha yakındır? Veya ikinci okuduğunda acaba ne anlayacaksın aşağıdaki yazıdan?) ……. Uzaklar, vardır… Ama, görünmez; yolcular tarafından!.. {*} Kaptan, […]
Fesleğin filizi [11 Ocak 2007 Perşembe]
Küçük kutular içinde fide yetiştirirdi ninem; menekşeler, mineler, karanfiller… Sonra bunları, kendi bildiği bir zamanda duvar üstünden indirip, uygun yerlere dikerdi. Okuyup yazma bilecek kadar büyümüştüm. Bir yaz günüydü. Dedemin seslendiği tarafa gittim. Elinde iki küçük kutu, ikisinin de içinde birer fesleğen vardı. Birini bana uzatarak; “Al bakalım bu senin” dedi. {*} Sanıyorum ilk çiçeğim […]
Çayın canı ‘ben’ çeker… [07 Ocak 2007 Pazar]
Sabah, henüz, kapağı açılmamış bir gazoz kadar sakin dururken; çayın canı ‘beni’ çeker!.. Çayın demi; demliğin ağzından bardağın içine, bardağın ağzından içime dökülür… Ben, fısıldarım; içine!.. Duyuyor musun?.. ….. Kim duyar, kimbilir; ben konuştukça! {*} Susmak; Dağlar gibi konuşmaktır!.. {*} Sabah, henüz, kapağı açılmamış bir gazoz kadar sakin dururken; çayın canı ‘ben’ çeker!.. Bense hâlâ; […]
Sultan olsam… [05 Ocak 2007 Cuma]
Tahtımı insanların gönlüne kurardım. Aramazdım havası en güzel tepeler… Güneşi en güzel alan yamaçlar… Suyu en bol olan ovalar… Sultan olsam, tahtımı insanların gönlüne kurardım. {*} İnsanları “yıkmadığım” sürece yıkılmazdı sarayım. En sağlam, en yüksek ve en asılmaz duvarlar benim sarayımda olurdu. İnsanlar, yüreklerine kurulmuş sarayımın tek tek muhafızı olurdu. Ben onları yüreğimde muhafaza ettiğim […]
Bayramdan kalan… [04 Ocak 2007 Perşembe]
Hani, titrer içi bir çocuğun… Hani, bir kedinin kaptığını görür ya,, yerdeki ekmek kırıntısının peşindeki sevdiceğini; daldaki kumru!.. Göğsünün ak tüyleri savrulan yârine son bakışı titrer o kuşun senin de gözlerinde… Ve hani… Ve hani; bitmiş bir yıldız, parlasa da bilirsin ya; sönmüştür artık feri, ışıktan gözlerinin!.. Bilirsin, uyusan; yorgun ışık dışarda kalacak!.. {*} Hani, […]
Ajans saatleri ve ph, phı, pilipisle yolculuk…
Belki Kore savaşından başlıyor haber dinleme tutkusu, bilmiyorum. Ama 1970’lerde bile “radyo” demek; teknolojinin tavanı demekti ara sokaklarda… Herkesi ilgilendiren haberler; fotoğraflı olarak basıldığı gazetelerde okunmadan bir gün evvel, radyoda duyuruluyor insanlara. Ne zaman oluyor bu? Tabii ki “Ajans” saatlerinde! Ajans saatleri şaşmaz: Kahvehanelerde sesler kesilir, evlerde çocuklar susturulur, dedeler kulak kepçelerine pütürlü avuçlarını […]
Radyonun diğer anlamı ve göğü çizen uçak kanatları
Radyo, kelime olarak bir dönemi “de” anlatır. Belki bunun için eski radyolar “özel”liklerini koruyacaktır hep, bazı zihinlerde… Radyo; karanlıklardan süzülen ümidin, ipek dalgalarda yüzen müziğin, gökkuşağını andıran romantizmin, ince elenip sık dokunan edebiyatın, kurtla kuzudan peri kızlarına kadar ballandırılan masalın ve bilmem daha ne kadar konu başlığının hep birlikte açılımıdır o […]
Şişedeki mesajla buluşamayan prensesler
Şimdi de delikanlı sayılırız ama o zamanlar daha bir delikanlıyız; 25 seneden fazla zaman geçmiş üstünden de yılını tam hatırlamıyorum… Fakat hafta sonu, günlerden Pazar… Bizim çocuklar nerden bulmuşlarsa, birkaç ahbap bulmuşlar. Hem de Anadolukavağı’nda. Hadi gidelim, dediler; olur gidelim, dedik… {*} {*} {*} Eskiden iletişim şimdiki gibi değil, herkesin cebinde ikişer […]
Uçurtmacı Naci, Eyüp Kardeş ve aynı uçurtmanın ipini tutmak
İstanbul sokaklarında geziniyor olmalarından başka iddiası olmayan bu yazılardaki ben; sıradan bir çocuk, insanlar arasına karışmış bir delikanlı… Ne onu kimse tanır şimdi anlattıklarını yaşarken; ne de kendisi tanırdı şimdi tanıdıklarını… Hani zaman geçtikçe, anlamadan kilo alır ya insan; hatıralar da öylece, sanki göbek yağı gibi birikiyor işte… Tanıdıkların çoğalıyor… Fakat… Yine de… “Bir […]
Peynire saplanan vapur ve bilinmeyen kıtada toprağa basmak
Bende vapur hikâyeleri bitmez ki. Bir tane anlatırken ikisi birden hatırıma geliyor çünkü… Öyle bir mevsimi vardır ki Boğaz’ın; yaşayan bilir. Yaşayan ama, cep telefonunun ne olduğu bilinmezken yaşayanlar… Yılın işte o mevsiminde, işe geç kalmamak için koşarak yetiştiğin vapuruna binersin. Hava günlük güneşliktir… Hafiften bir esinti bile vardır denizin üstünde… Martılar “caak” […]
Giden vapuru koşarak yakalamak ve Paşabahçenin hep gülümseyen Güzeli
Sabahın körüdür… Altından dalgalar geçer, üstünden bulutlar; dışarıdaysan saçların savrulur… Hava soğuktur veya sıcaktır, vapur doludur veya değildir. Fakat yolcuların çoğu neşelidir… Yahut biz, neşelilerinin arasındayızdır… Sabahları, her şey bir oyun gibidir sanki. Herkes güler, eğlenir, dalga geçer birbiriyle; kavga başlayıncaya kadar! Aslında sık sık kavga da olmaz. Ama kavga hiç olmayacak şey değildir […]
16 milyon rengin dansı ve Köprünün yere battığı an
Saat kaç bilmiyorum, ama geç vakit değil. Üsküdar’da, otoparka bıraktığım arabayı aldım, sahil boyu gidiyorum. Böyle bir güzelliği o güne kadar hiç duymamıştım. Muhtemelen o gece bir deneme yapılıyordu. Çünkü haberi 24 Nisan 2007 Salı günü yayınlandı. Hava açık, gökyüzü siyaha yakın lacivert… Evlerin, ağaçların arasından gözüme kırmızı bir ışık takıldı, baktım; Boğaz Köprüsü’nün […]
