Uzaktan hoş gelir! [12 Temmuz 1999 Pazartesi]

Uzaktan hoş gelir!

İstatistikler gösteriyor ki; çizgi romanları en fazla “gönlü küçükler” takip ediyor…
Bizim Çekirge Çetin de bunlardan biri.

Çetin altı ay kadar Türkiye Çocuk Dergisi’nde yayınlanarak açmıştı “dünyaya” gözlerini…
Ardından üç sene günlük olarak Türkiye Gazetesi’nde çıktı.
Sonra başka bir gazetedeki “haftalık köşesinde” boy gösterdikten sonra burada başladık gördüğünüz gibi.
Stop Köşesi ise beşinci senesini bitirmek üzere. On gün kadar sonra altıncı yılımıza gireceğiz.

İstatistiklere göre çizgi romanları en fazla büyükler okuyor demiştik ya…
Şu anda bile birçok büyük bu yazıyı okumadan (sadece Çetin’in gene ne halt karıştırdığına bakıp) geçecek!..
Bundan eminim.

Dolayısıyla, bana mektuplarında; “çocuk köşesi hazırladığımızdan” falan bahsedenler “Stop Köşesi’nin çizgisinden ve mantığından bîhaber olduğunu” yazmış oluyor ki, bunları kimseye duyurmuyorum bile…
Dendiği gibi bizim yazılarımızı çocuklar okumaya çalışıyorsa; eyvah yani!.. Müdavimlerimiz ne dediğimi anlıyor şimdi.

Şu an dışarıdan (daha doğrusu kulaklarımdan) uzun ve gürültülü bir konvoy geçiyor.
En öndeki arabada kameraman…
İkinci arabanın (kamyonet) üzerinde (genellikle esmer) bir davulcu ve iki zurnacı…
Üçüncü ve camlarıyla plakalarının üstünde “Cenk, Murat, Mehmet” gibi isimler… Ve; “ucundan accık” gibi esprili laflar yazan arabadaysa “gaza getirilmeye çalışılan bir delikanlı” var…
Bu delikanlıya akşam üzeri;
“Hadi yavrum çişini yap” diyecekler ve az sonra da onu “erkek” yapacaklar!..

İçinde, suratı her ne kadar mahzun da olsa kasım kasım kasılmaya çalışan sünnet çocuğunun bulunduğu arabanın tekerlekleri kadar açılmış gözlerle yolun kenarında duran diğer çocuklar…
Bunlar, henüz “erkek adam” olamayanlar!..
Kalpleri tıpır tıpır…

Siz bunları okurken Kırkpınar başpehlivanının kim olduğunu biliyor olacaksınız… Ama ben şu anda bilmiyorum… Sadece cumartesi günkü elemelerde geçen yılın şampiyonu Cengiz Elbeye’nin Ahmet Taşçı’ya onbeş dakikada açık düştüğünü okudum…
Geçen sene de, önceki sene de yazmıştım; Ahmet Taşçı inanılmaz bir başarı kazanabilir ve üstüste üç altın kemerin sahibi olabilirdi şimdiye kadar. Tarih ona bu fırsatı vermemişti… İkisiyle de şahsen tanışmadım. Ama kişiliklerini tahmin ediyorum; Taşçı; klorik-melankolik, Elbeye; popüler optimist-klorik…
Böyle olunca da “başaracağım” diye bir yıl hazırlanan Ahmet pehlivan, hakikaten başaracağı halde, seyirciye daha hareketli, daha yakışıklı ve sempatik gelen Cengiz pehlivanın aldığı alkışlar karşısında (melankolik kişiliği açığa çıktığı için) morali bozuluyor ve kaybediyordu.
Geçen sene Sarayiçi’nde (şu anda Kıbrıs’ta askerlik yapan) Süleyman Eldeniz kardeşime;
“-Ah, şununla on beş dakika konuşabilsem, başpehlivan olacak…” demiştim. Süleyman da Cengiz’i tutuyordu seyircinin yüzde yetmişi gibi.
Ve Taşçı bu “gürültüye” ve kendi içindeki kırılganlığa mağlup olduğunda… Alkış ve naralar ayyuka çıkarken biz basın tribünün en önündeki sete kolumuzu dayamış ve “olmadığını!..” düşünüp, bu konuyu kritik ediyorduk Halil Delice ile…

Ahh!.. O, şimdi güreşleri izliyor ve ben gidemedim bu yıl Kırkpınar’a…
Halil Delice Kırkpınar’ın delisidir…
Zaten ya Kırkpınar’ın farkında değildir bir kişi veya “aşığı” olur…
Halil Delice bu konuyu iyi bilir. Tavsiyem; açıp üç-beş günlük gazeteyi Halil Ağabey’in yazılarını okuyun…

Daldan dola atlayıp durduk bugün.
İyi de oldu, değil mi?
İyi olmayan bir şeyden bahsedeyim şimdi size:
Hasan dostum iki ay kadar önce dedi ki bana;
“Falan tarih doğum günüm…”
“Ohoo, dedim. Daha iki ay var. Bana doğum gününün sabahında haber vereceksin ve ben de hemen sana telefon açıp tebrik edeceğim!..”
O; “Daha neler” dedi, ben de içimden; “unutmayacağım” dedim…
Bir ay kala gene hatırlattı.
Bir gün kala yeniden… Dedi ki;
“Yarın doğum günüm…”
“Yarın sabah arasana” dedim ben de. Ama içimden; “yarın sabah ondan evvel arayacağım” diye geçiriyorum.

Bugün aklıma ne geldi biliyor musunuz?
“Yarın sabah” üç gün önce geçmiş!..
E, yani şimdi bu adam hem benim dostum olduğunu söylüyor, hem de bir yaş daha büyüyüp “koskoca herif” oldu, bana kırılacak değil ya!..

Ama, “utanmadan” şöyle diyormuş:
“Muammer’in sesi uzaktan hoş gelir!..”
Ben soracağım ona!

—————————————————

Posta Kutusu
Saygılar sana
Sen:
Bazen şefkatli bir baba. Sevgisini seviyeli bir şekilde sunabilen, müşfik ve olgun olan…
Sen:
Bazen otoriter bir baba. Ancak yine olgun, yine ölçülü ve yine müşfik ve öğretici olan…
Sen:
Bazen bilge. Apselerin temelini bulup dip noktasını kurcalayıp, neşter vurabilen ve bunu bir operatör hassaslığıyla yapan. Ancak kelimelerle belleklerimize kazıyan. Hafızamızdaki pıhtılaşmış, tortulaşmış birikintileri çıkarıp yerini tertemiz bilgilerle dolduran. Ahlaki kurallara bağlı kalmayı aşılayan. Ve kendimize güvenmemizi sağlayan…
Sen:
Bazen edip, yüreğimizin telekomünikasyon kanallarının her birinden gire çıka ve bu yollarda işlevini sürdürürken, aynı zamanda bu kanalları yine arındırarak geçen ve de bu yollarda kokusu kalan…
Sen:
Bazen muzip. Vermek istediğin aşıyı, gıdı-gıdı yaparak beyinlerimize yüreklerimize vicdanlarımıza zerk eden iç dünyamızdaki çekişmelerden uzaklaştırıp, bizi kendimizle barıştıran…
Sen:
Bazen uzaktaki dost, özlenen ve her sabah mektupları beklenen. Mektuplarını sürekli aldığımızdan, dostla olan iletişimimizin devamı olan ve de böylece bizi mutlu kılan…
Sen:
Bazen yar. Aşık olunan. Bugün, kendi yarimizin hakkında kafamıza takılan sorulara cevap olan.
Ya da kendi yarimize dökeceğimiz sözcükleri yüreğimizden bulup çıkaran. Ve de biz hiç zahmet etmeden bizim yerimize, yarimize sunan…
Sen:
Bazen değil her gün, her sabah, uykudan uyandığımızda, heyecanla yatağımızdan fırlamamıza güzel bir neden. Ve de bu güzelliği bulmamıza vesile olan… Sen; manevi nüshaları daha çok, çook çoğaltılabilecek olan, çok değerli ve de çok güzel insan…
Sevgilerimde aynen öyle çoğaltılabilir!..
Sultan

Unutma
Menfaat, bir sandalyeye benzer. Eğer onu başının üstünde tutarsan seni ezer. Ancak ayaklarının altına alırsan seni yükseltir.

Stop
Muammer Erkul
12 Temmuz 1999 Pazartesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir