6 mins read

Besle beni [17 Eylül 1999 Cuma]

Besle beni

Bir koyunun var. Bahçende dolaşıyor… Ama sen onun bahçendeki otlardan yemesine mani oluyorsun.
Anlamıyor… Sana boş boş bakıyor ve birazdan tekrar önündeki otları yemeyi deniyor.
Sen yine kızıyorsun. Onun, bahçendeki otlardan yemesine yine mani oluyorsun.

{*}{*}{*}

Bir koyunun var…
Ve onun ota ihtiyacı var. O koyun seninse ve kendi bahçendeki otlardan yemesine izin vermediğinde neler olacak?
O, beslenmek için ne yapacak;
Özellikle de bahçenin civarında ot dolu başka bahçeler varsa?..

{*}{*}{*}

Denediğinde gördün;
Balkonuna yem koyduğunda hatta yemek masasının kırıntılarını bir köşeye biriktirdiğinde, kuşlar en güzel cıvıltılarıyla “günaydın” diyordu sana.
Hatta onları unuttuğun günlerde bile, alışkanlıkla ve aynı cıvıltılarla gelmekteydiler balkonuna…
Yine denediğinde gördün;
Onları korkutursan, etrafı kirletecekler diye kovalarsan ve üstelik bir daha da yem vermezsen onlara, kendilerine yeni balkonlar arayacaklar…

{*}{*}{*}

Mahallenin çocukları toplanıp oynuyorlar; kahkahalarla ve çığlık çığlığa…
Bir pencereden feryatlar yayılıyor: “Susun, gürültü yapmayın… Topunuzu keseceğim, aşağı inip bacaklarınızı kıracağım. Dağılın, defolun. Burada oynamayın…”
Diğer penceredense, en kalabalık oldukları anda bir avuç kâğıtlı şeker yağıyor çocukların başına…
Onlar hangi evin duvarı dibinde oynayacaklar sizce ve hangi ev matem evi gibi sessiz kalacak?

{*}{*}{*}

Senden sevgi istiyorum, sevgi ver bana…
Bahçende dolaşıyorum. Sahibi olduğun otlarla “beslenmek” istiyorum; kovma beni. Şaşırtma beni. Anlayamadığım sözler söyleme… İhtiyacım varken, bahçenin otlarını kıskanma benden… Aç olduğumu bildiğin halde ve civarda da otlarla dolu başka bahçeler varken mani olma bana…
Sevgini ver bana. Senden sevgi istiyorum.

{*}{*}{*}

Senden sevgi istiyorum. Sevgi ver bana.
Balkonuna konmak istiyorum. Artıklarınla bile olsa, beslenmek istiyorum. Başka balkonları araştırmadan önce sevgini ver bana; senden sevgi istiyorum.
Coşkumu duvarlarının dibinde haykırmak istiyorum. Varsa bir avuç şekerin at da; dibinde, dizinde demirleyeyim! Yoksa bile kovma beni, kırma beni, üzme beni; başka kapılara yollama, yorma beni…
Sevgini ver bana, senden sevgi istiyorum.
Sevgi; ihtiyaç… Biliyorsun değil mi?
Sevginle besle beni.
Sevgini ver bana. Senden sevgi istiyorum.

——————————————————-

Evcil sırtlanlar

Belgesel türü programları seviyorum. Onları en azından, “televizyon” deyince; mankenlerin topuklu ayakkabılarını, futbolcuların kramponlarını veya atların nallarını düşünenler seyretmiyor!..
En azından, bir belgesel veya gezi programının ekrana getirilebilmesi için “seviye” aranıyor…
Nedendir bilmiyorum ama böyle güzel program çalışmaları da (sanki özellikle) herkesin seyredemeyeceği vakitlerde yayınlıyorlar.

{*}{*}{*}

Geçenlerde, sabahın iki buçuğu… “Haberci”yi izliyorum.
Harar diye bir bölgeden ve Yusuf Muhammed isimli bir adamdan bahsediliyor.
Bu şahıs, akşama doğru bütün kasapları teker teker dolaşıyor ve et topluyor.
Hava karardığında dışarı çıkıyor ve bazı isimleri çağırmaya başlıyor.
Birazdan, karanlığın içinde bazı gözler beliriyor… Yaklaşıyorlar. Bunlar, evet bunlar sırtlanlar…
Olur iş değil…
Sırtlanlar… Bu, dünyanın en vahşî hayvanlarından biri olan sırtlan sürüsü yaklaşıyor ve Yusuf Muhammed’in kendilerine attığı veya uzattığı etlerle karınlarını doyurmaya başlıyorlar.
Beş yıldır devam ediyor bu iş…
Hatta “Kapen” ismindeki sırtlan, dost olarak bellediği bu şahsın ağzında tuttuğu çubuğun ucundaki eti bile yemekten çekinmiyor…
Yusuf Muhammed, bu vahşi hayvanlara isimler takmış… Her birinin de ayrı ayrı kişilikleri olduğunu söylüyor.

{*}{*}{*}

Beş sene öncesine kadar çevreye zarar veren, hatta yerleşim alanlarına bile zaman zaman saldıran sırtlanlar, şimdi her akşam hava kararınca bu evin önünde (bol ama ürkek seyircilerin bakışları altında) karınlarını doyuruyorlar.
Yorum da zaten “Haberci”nin kendi içinden geliyor. Ses, diyor ki (hemen o bölgede savaşan Etiyopya ve Eritre’yi vurgulayarak);
“Yeryüzündeki en yırtıcı hayvanlara bile iyi niyetle yaklaşıldığında bunlar oluyor…
Doğru lisanlar kullanılsa, insanlar arasındaki bu bitmez tükenmez savaşların devam etmesi düşünülebilir mi?..”

{*}{*}{*}

Aklıma Muhteşem Osmanlı geliyor…
Osmanlı’nın bir Vakıflar Medeniyeti olduğu geliyor…
Osmanlı’nın dağlarda aç kalan kurtlarını bile aç bırakmamak için vakıfları bulunduğu geliyor…
Kimbilir, belki Harar’da yaşayan Yusuf Muhammed de Osmanlı’nın bir zamanlar tesis edip çalıştırdığı “Dağda aç kalan kurtları doyurma vakfı”nı duyup ilham almıştır.

{*}{*}{*}

Bunları düşünürken başka bir kanalda bir başka program buluyorum.
Ülkemizden bir bölgede geziniyor kamera.
3354 nüfuslu Huğlu Belediyesi.
Huğlu’da 7’den 70’e herkes çalışıyor.
Bunca insan, bu bölgedeki atölyelerde harıl harıl çalışıyor ve silah üretiyor.
Bazı atölyelerde kabzalar, bazılarında namlular, bazılarındaysa diğer parçalar çıkartılıyor.
Herkes, her gün silahlarla uğraşıyor.
İlginç olanı ise (ve güzel olanı) şu:
Elinde her dakika silah olan bunca insanın kendi şahsi silahları yok…
Polisleri yok… Jandarmaları yok.
Hatta Huğlu’da bekçi bile yok.
Buna lüzum yok ki diyor güleryüzlü insanlar.
“Kavgaya vakit yok, çünkü bizim işimiz var!..” diyorlar.

{*}{*}{*}

Bunca silah ama tek cinayet yok, hatta bir yaralama bile yok Huğlu’da.
Allah nazardan saklasın…
Birisi şöyle diyor:
“Ben 30 yaşındayım, kavga olduğunu duymadım…”
Başkan ise ahali adına şöyle konuşuyor:
“Bizde olmuyor, ama neticede silah üretiyoruz… Başka taraflarda bu silahlarla canlar yanmış olabilir.
O yüzden bu bölgedeki atölyelerimizde alternatif olarak tıbbî bazı cihaz-malzeme üretimine de başlamak istiyoruz.”

{*}{*}{*}

Huğlu, örnek bir bölge…
Huğlulular numune insanlar.
Duymakta ve duyurmakta fayda olduğunu düşündüm… Dediğim gibi, Yüce Mevlâm onların hoşgörülerini, sevgilerini ve barışlarını çoğaltsın ve kem gözlerden, nazarlardan saklasın.
Darısı bütün memlekete…

Stop
Muammer Erkul
17 Eylül 1999 Cuma

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir