Yazılar
Rapunzel, Onbaşı Yaşar ve Uzun Ömer
İnanılır gibi değil; zaman bu kadar hızlı mı geçiyor şehirde?.. İnsan kendi bildiği şeyleri, diğerlerinin de bildiğini sanıyor… Bunu ilk defa, çocuk dergisinde çalışmaya başladığım zaman yaşamıştım; Rapunzel’li bir örnek vermiştim aramızdaki toplantıda… Arkadaşlar; “Rapunzel de kim?” Demişlerdi… O sıralar yeni tanışmıştık, dergi ekibiyle; biri İşletme’de okuyordu: Bu yazıyı yazdığım sene, bir ulusal kanalın […]
Öksüren tosbağa veya ihtiyar efsane
Komiklik uyduracak değilim; bildiklerimi yazacağım sadece… Fakat öyle bir durum var; bu arabalar hakkında ne yazsan ilginç, ne söylesen komik, ne yaşasan neredeyse ibretlik oluyor! Ayrıca, bahsi geçen arabalar mı ilginç te sahibini de ilginç kılıyor; yoksa ilginç adamların ortak tercihi mi olmuş, bu tuhaf şeyler, bilmiyorum… “Vosvosum var” diyen kimsenin, “ben sıradan biriyim” […]
Seyir Defteri – 27 Ocak 2008 Pazar (Osmanlı olmasaydı…)
Çoğuna göre garip bir his vardır bende: Osmanlı'yı sevmeyi "öğrenmedim" ben!.. Çünkü… … biliyordum! Kimse öğretmedi bana bunu sanki, sanki hep vardı da bende; zaman zaman üzerindeki toza üfleyenler oldu sadece… {*} {*} {*} Şimdi birilerine garip geliyor mu bu hal, bilmiyorum… Gelse de ne yapayım? Birileri için Mozart'ın doğumu önemlidir bugün, kimileri için zirvedeki […]
Seyir Defteri – 26 Ocak 2008 Cumartesi (Geçen yıllar, biriken duygular…)
"Bugün 26 Ocak olduğu için özellikle yazdım, demiş Sultan Yürük… 1999 senesinin işte bu günüydü. Telefonunu bulmuş ve aramıştım. Muammer Erkul bey ile mi görüşüyorum, demiştim. Evet, demişti…" {*} {*} {*} Ben de hatırlıyorum… Ne yana gitsem uzuun kabloları peşimden gelen bir kırmızı telefondu o zamanlar konuştuğum. Yazıları yazarken, Çekirge Çetin'leri çizerken, duvar yazılarını hazırlarken hep sağ kulağım ile […]
Seyir Defteri – 25 Ocak 2008 Cuma (Türkiye Polis Radyosu ve Hazret-i Mevlana)
Birkaç gün önceden konuşmuştuk Mehmet Nuri Parmaksız ile. Dün öğle vakti tekrar konuştuk. Nerede olduğunu bildir ki biz seni arayacağız, dedi… Kaça kadar arayayım, dedim. Sekiz’e kadar aramazsan ben tekrar ararım, dedi… Mehmet Nuri Parmaksız; sanatalemi.net sitesinin yazarlarındandır. Mesleği olan öğretmenlik görevini Ankara’da sürdürmekte ve Türkiye Polis Radyosu’nda “İmbikten Damlalar” programını hazırlamakta ve İLESAM’da […]
Seyir Defteri – 24 Ocak 2008 Perşembe (Kurban, deri, kafasız uçan tavuk vs…)
Dün Bursa’dan Saliha Malhun aramış; -Herkes Şehrin Kayıkçısı’nı konuşuyor, demişti… Meğer, hakkımızda yazdığı yazı Milli Gazete’de yayınlanmış. Bir tane alıp hatıra olarak saklamamı istedi… Gazete bulabileceğim bir yerde değilim ya, üç beş kişiyi aradım. Bir saat kadar sonra babam buldum, dedi ama görmem saat geç olmuştu… {*} {*} {*} Arabasız olduğum için, bugün de […]
Seyir Defteri – 20 Ocak 2008 Pazar (Site, oruç, maskeli beşler, Beykoz…)
Ramazan ayı haricinde hiç oruç tutmamıştım ben. Sanki açlıktan veya susuzluktan ya da ne bileyim başka bir şeylerden korkardım. Sitenin yayına başladığı gün, yani dün ben geç saatlerde gelip bir de yazı yazınca, oruç tutmak için saat kuranlar uyandı. Çorbalar ısındı, çaylar kaynadı, kahvaltılıklar çıktı… E ben de bütün gece didinmişim, karnım da acıkmış; buyur […]
Seyir Defteri – 19 Ocak 2008 Cumartesi (Başlarken…)
Merhaba… Yorgun argın bir gecenin sabahına doğru eve dönüyorum… Birkaç satır yazmam gerekiyor buraya; çünkü önümüzdeki sabahtan itibaren bu yazdıklarımı okuyanlar olabilir. Aslında kimseler bilmiyor henüz hiç kimsenin haberi yok! Yıllardır bize "site yapmamız" için söylenip duranlar da şaşıracaklar belki. Şimdi, yukarıda bir başlık var; "Sitemize hoş geldiniz" diyor… İşin sırrı galiba burada biraz…. Hatalarımız var […]
SEVGİ SEVİLMEK İÇİN VAR, SÖYLEMEK İÇİN DEĞİL
Onu bir dergide çizdiği Çekirge Çetin ve Bilgehan çizgi romanlarıyla tanıdım. -Belki birçoğunuzun tanıdığı gibi.- Eğer not defteri elime geçmeseydi öyle tanımaya devam edecektim. Kolay okunup ezberlenebilen şiir tadındaki yazıları, farklı bir Muammer çıkardı karşımıza…
Ajans saatleri ve ph, phı, pilipisle yolculuk…
Belki Kore savaşından başlıyor haber dinleme tutkusu, bilmiyorum. Ama 1970’lerde bile “radyo” demek; teknolojinin tavanı demekti ara sokaklarda… Herkesi ilgilendiren haberler; fotoğraflı olarak basıldığı gazetelerde okunmadan bir gün evvel, radyoda duyuruluyor insanlara. Ne zaman oluyor bu? Tabii ki “Ajans” saatlerinde! Ajans saatleri şaşmaz: Kahvehanelerde sesler kesilir, evlerde çocuklar susturulur, dedeler kulak kepçelerine pütürlü avuçlarını […]
Radyonun diğer anlamı ve göğü çizen uçak kanatları
Radyo, kelime olarak bir dönemi “de” anlatır. Belki bunun için eski radyolar “özel”liklerini koruyacaktır hep, bazı zihinlerde… Radyo; karanlıklardan süzülen ümidin, ipek dalgalarda yüzen müziğin, gökkuşağını andıran romantizmin, ince elenip sık dokunan edebiyatın, kurtla kuzudan peri kızlarına kadar ballandırılan masalın ve bilmem daha ne kadar konu başlığının hep birlikte açılımıdır o […]
Şişedeki mesajla buluşamayan prensesler
Şimdi de delikanlı sayılırız ama o zamanlar daha bir delikanlıyız; 25 seneden fazla zaman geçmiş üstünden de yılını tam hatırlamıyorum… Fakat hafta sonu, günlerden Pazar… Bizim çocuklar nerden bulmuşlarsa, birkaç ahbap bulmuşlar. Hem de Anadolukavağı’nda. Hadi gidelim, dediler; olur gidelim, dedik… {*} {*} {*} Eskiden iletişim şimdiki gibi değil, herkesin cebinde ikişer […]
Uçurtmacı Naci, Eyüp Kardeş ve aynı uçurtmanın ipini tutmak
İstanbul sokaklarında geziniyor olmalarından başka iddiası olmayan bu yazılardaki ben; sıradan bir çocuk, insanlar arasına karışmış bir delikanlı… Ne onu kimse tanır şimdi anlattıklarını yaşarken; ne de kendisi tanırdı şimdi tanıdıklarını… Hani zaman geçtikçe, anlamadan kilo alır ya insan; hatıralar da öylece, sanki göbek yağı gibi birikiyor işte… Tanıdıkların çoğalıyor… Fakat… Yine de… “Bir […]
Peynire saplanan vapur ve bilinmeyen kıtada toprağa basmak
Bende vapur hikâyeleri bitmez ki. Bir tane anlatırken ikisi birden hatırıma geliyor çünkü… Öyle bir mevsimi vardır ki Boğaz’ın; yaşayan bilir. Yaşayan ama, cep telefonunun ne olduğu bilinmezken yaşayanlar… Yılın işte o mevsiminde, işe geç kalmamak için koşarak yetiştiğin vapuruna binersin. Hava günlük güneşliktir… Hafiften bir esinti bile vardır denizin üstünde… Martılar “caak” […]
Giden vapuru koşarak yakalamak ve Paşabahçenin hep gülümseyen Güzeli
Sabahın körüdür… Altından dalgalar geçer, üstünden bulutlar; dışarıdaysan saçların savrulur… Hava soğuktur veya sıcaktır, vapur doludur veya değildir. Fakat yolcuların çoğu neşelidir… Yahut biz, neşelilerinin arasındayızdır… Sabahları, her şey bir oyun gibidir sanki. Herkes güler, eğlenir, dalga geçer birbiriyle; kavga başlayıncaya kadar! Aslında sık sık kavga da olmaz. Ama kavga hiç olmayacak şey değildir […]
16 milyon rengin dansı ve Köprünün yere battığı an
Saat kaç bilmiyorum, ama geç vakit değil. Üsküdar’da, otoparka bıraktığım arabayı aldım, sahil boyu gidiyorum. Böyle bir güzelliği o güne kadar hiç duymamıştım. Muhtemelen o gece bir deneme yapılıyordu. Çünkü haberi 24 Nisan 2007 Salı günü yayınlandı. Hava açık, gökyüzü siyaha yakın lacivert… Evlerin, ağaçların arasından gözüme kırmızı bir ışık takıldı, baktım; Boğaz Köprüsü’nün […]
Muhammed Aliye sarılan ilk beyaz adam ve bir devin gözyaşları
İlk kısmını (nasıl gördüğümü, sahnede konuşmasını, büyük kalabalıkla birlikte Sultanahmet camiine Cuma namazına gidişimizi filan) geçen hafta anlatmıştım ya… Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu Muhammed Ali Clay’in (2 Ekim 1976 tarihinde) İstanbul’a gelmesinden 17 veya 18 yıl sonra… Gene Sultanahmet’teyim. Ama, bu defa işyerim orda… Kapımın önünden, hatta penceremden bakınca, bir zamanlar Muhammed Ali […]
Sinan Şamilin gecesi ve Sultanahmetteki Muhammed Ali
Geçtiğimiz kış… Bir akraba ziyaretine gitmiştim. Salona girdiğimde baktım ki bir delikanlı sanki şimdi kalkıp gidecek gibi, sırtındaki anorağıyla oturuyor… Görür görmez, beni de konuya aldılar. Meğer delikanlı boksörmüş. Kendisine sponsor arıyormuş. Spor malzemeleri satan bir mağazaları olduğu için, buraya da gelmiş; “acaba destek olurlar mı” diye… Gençler İstanbul şampiyonluğu sahibi, 18 yaşında, güzel […]
Dağdan inen katırlı adamlar ve asmalı teras
Kavacık adını cümle âlem biliyor şimdi. Çünkü Asya ile Avrupa’nın kesişme noktalarından biri. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün Anadolu yakasına bastığı tepe… Bütün yolların bağlandığı; bütün vasıtaların bir şekilde uğrayıp geçtiği; bütün işyerlerinin şube açmak için can attığı bir merkez halini aldı… Otoban haricinde ayrıca Şile, Riva, Beykoz ve Üsküdar’a bağlantıları olması; yüksekte olması, havasının […]
Çınaraltında, yerde satılan Çanakkale madalyaları
Çocuk Dergisi’nde işe başladığım zamanlar… Ne çok yürürdü o zamanın insanları, biz de yürürdük. Yanılmıyorsam o gün de Fatih’ten Cağaloğlu’na gidiyordum; Şehzadebaşı, Beyazıt, Sahaflar Çarşısı, Kapalıçarşı, Nuruosmaniye, Cağaloğlu güzergâhını kullanarak… Yaz sabahları erkenden güneş yükselir, kubbeleri aşar, ulu ağaçların yaprakları arasından, kısa kısa ışıktan oklar gönderir… Bu sıralar, esnaf su dökmüştür dükkânlarının önüne, yani […]
