Duygu Bahçemiz – (AMERİKALI SABRİ – Utku Öztürk)

Amerikalı Sabri’nin netteki gezi defteri aynen şu ifadeler ile başlıyor:

Al-Rihaala
Somewhere, Planet Earth
(Kâşif – Dünya üzerinde bir yerde)

Altına da bir not :
For those confused with the name Al-Rihaala, it is an Arabic title (please don’t be afraid…no terrorists here!) It means "the explorer" or "the traveler." Guys like Ibn Batuta, Marco Polo and the likes of Lewis-n-Clark would have donned this title. Quite an appropriate name for this type of thing don’t you think?
("Al-Rihaala" başlığı ile ürken sevgili Amerikalı hemşerilerim, bu Arapça bir ifadedir. Sakın korkmayın… Burada terörist falan yok! "Kâşif, seyyah" anlamlarına gelir. Ibn-i Batuta, Marco Polo ve Lewis ile Clark da bu nâmı almışlardı zaten. Benim için de gayet makûl değil mi?)

Thomas Littleton.
Yeni ismi Sabri.
11 Eylül’den hemen sonra Müslüman olur.
Washington’da bir üniversitede "Karşılaştırmalı Dinler" bölümünü bitirir ve tipik bir Amerikalı olarak takar sırt çantasını düşer okyanus ötesi yollara. Hem tahsil ettiği bilgileri yerinde görmelidir, hem de İslamiyet nasıl yaşanır tanıklık etmelidir.
Kendi dinini yaşayanlarla beraber olma arzusuyla başladığı bir yıllık seyahatinin son durağıdır Türkiye…
Gezmediği yer kalmaz her yemeğin tadına bakar, şehir şehir dolaşırken mis vatanımızın topraklarını bir bayram günü bir mescitte karşımıza çıkar…

Sarışın iki metre boyunda ak sakallı değil ama yüzünden nur saçılan bir yabancı.
Kim ki bu?
Eee nasıl tanışalım? Nasıl olsa bayram ya, heh şimdi oldu. Bayramlaşma bahanesi ile yanaşıyoruz.
Bir turist, namaz, müthiş bir tebessüm, sıcakkanlılık, samimiyet ve dahası…
İyi de nasıl olur da, diye geliyor insanın aklına.
Kafamızdaki o yargı yerle bir oldu bir anda. Sanki dünyada her yerde gökyüzü mavi değilmiş, sanki bir yabancı hep asık suratlı hep buz gibi olurmuş gibi vesveseler. Bu, Türklerin neden böyle bir ahlaka sahip olduklarını tam manasıyla algıladığım ve bu imajı kendi cenk meydanımda yere serdiğim anın resmiydi. Bir Amerikalı, fiziksel özellikleri dışında tam bir Türk gibi hareket ediyor hatta bana daha yakın geliyordu.
Şimşekler çakıyordu bedenlerimiz arasında. Hayatımda hiç elektrik akımına kapılmamıştım fakat nasıl bişey olduğunu o an anlamıştım. Beni kendine kelepçeledi bu akım. "Ortak bişeylerimiz var senle sıska Amerikalı" (her zamankinin tersine şişko değil) diye düşünüp durdum.
İşte buldum. Bizi biz yapan; gözle görülür elle tutulur bir şeyler değildi.
Yani bir "dünyalı" değildi bu değer, ahırete bir zaman tüneli…
– Merhaba.
– Merhaba. (Hayatımda gördüğüm en samimi tebessümlerden biri ile)

Onu tanımamı sağlıyacak bir sürü soru sormalıyım. Bir yabancıdaki bu kibarlığın, samimiyetin, bu güleryüz, asaletin ve güvenin kaynağını bulmam şart. Biraz konuşuyoruz tanışma faslı vs.
… Demek sonradan Müslüman oldunuz hem de Şâfî mezhebine tâbisiniz. Maşallah. Sanırım ben ilk soran değilim ama nasıl oldu? Çünkü sizin gibi sarışın beyaz tenli bir yabancı için aklımızdaki temsiller ile pek örtüşmüyorsunuz doğrusu.
(Önyargılar bir örümcek ağıysa, ansızın yakalanan ve çırpınarak daha çok bulanan bir sinek edasındayım.)


(devam edecek inşallah)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir