Tutuşsam avucumdan [01 Temmuz 1999 Perşembe]

Tutuşsam avucumdan

Sol göğsünü sağ elimin tersiyle itip kenara; elimi soksam içine ve avuçlasam yüreğini…
Ritmini hissetsem parmaklarımda…
Atışını duysam…
Vuruşuna dokunsam.
“Ben… Ben… Ben…”lerini dinlesem kalbinin, veya;
“Sen… Sen… Sen…” diye sayıklamalarını solusam.

Sol göğsünü sağ elimin tersiyle itip kenara, elimi soktuğumda içine; tutuşsam avucumdan…
Canlı bir meş’ale olsam…
Ve sevdalı bir meş’ale gibi taşısam ateşini insan olan her yere;
Yüreğinin ateşiyle…
Sevdanın ışığıyla,
Dünyayı aydınlatsam.

Sol göğsünün ve sağ göğsünün arasından sokulsam yüreğine…
Ve bir uyku tulumuna girer gibi dalıversem içine; sarılsam yüreğine…
Doğmamış bebekler gibi nabzının ninnisiyle uyusam.

Artık üşümekten olmasa titreyişlerin…
Artık yorgan aramasan ve döşek aramasam!
Artık gözlerinin gösterebileceği görmediğim güzellik kalmasa…
Ve artık, ekilmiş tarlalar yağmuru bekler olsa…

Sol göğsünü sağ elimin tersiyle itip kenara; elimi soksam içine…
Ve avuçlasam yüreğini; ritmini hissetsem parmaklarımda, atışını duysam, vuruşuna dokunsam.
Yüreğinin ateşiyle…
Işığıyla sevdanın dünyayı aydınlatmak için…
Ve sevdalı bir meş’ale olup taşımak için ateşini insan olan her yere…
Canlı bir meş’ale olmak için;
Avucumdan tutuşsam!

—————————————————-

Posta kutusu
Hep böyle kal
Yıllar değiştirmesin, yollar değiştirmesin, sözler değiştirmesin ne olur hep böyle kal.
Sevgi yansımaların ışıldasın gökyüzünde, yıldızlar tutalım yine birbirimize, dopingli yazılar yaz yine, sen hep böyle kal…
Sevdiklerim arasında ol yine böyle, Barış Manço gibi, Turgut Özal gibi, Gürbüz Azak, Mevlâna gibi, hep böyle kal.
Sevgiyle bakan gözlerimdi sevgili Manço, babam gibi bakardı, bir babamı bilirim böyle sıcacık bakan bir de onu.
Tombişim diye ağırladım gönlümde rahmetli Özal’ı. Yürümesini, sevgisini, bana gülümsemesini ve mertliğini sevdimdi.
Genç yüreğimle Gürbüz Azak’ı, hoşgörü penceresinden umut yağdıran bu babacan yüreği sevdimdi.
Ben halktım. Okuyucu ve izleyiciydim sadece. Prangalarla bağlarım sevdiklerimi gönlüme. Ama sevdim mi (sonsuz olur diyemem) çünkü narinim. Gözlerimde yaşlar hazır bekler sinsice. Benim gönlüm kristal bir küredir, kırılabilir küçücük bir darbede…
Telefon, elimle yüreğim arasında gitti geldi saatlerce… Vermeseydi cevap desteklerdim inatla ama zor ulaşırdım yıldızıma. Yıldızdan daha yakın olduğunu anladım ilk “canım” dediğinde. Yıldızdın önce, şimdi Güneş’sin gönlümüzde..
İyi ki yıkılmadı gönül sarayım, iyi ki prangan çözülmedi gönlümden, iyi ki çiçekler kadar saf ve gerçektin, iyi ki iğneli değil dopingli yazan sen, “kendindin” sadece, iyi ki sadece kendin!..
Sen dedim diye kırılma lütfen, ben ya da biz halkız ve güvendiğimize, inandığımıza bizden biri gibi yaklaşırız, ailemizden gibi, sevgi ailesinden gibi…
Sevgiyle bakan gözleri biliriz, yüreğinde sevgi taşıyanları biliriz, ırmak ırmak, nakış nakış, köpük köpük sevgi çağlayanları biliriz. Biz sevildiğimizi biliriz…
Yine de diyemem “sonsuzca” çünkü kristal bir küredir yüreğimiz, dayanamaz küçücük darbelere bile, biz nariniz.
Tesadüf de olsa tanışmamız, gururluyum olabildiğince… Çünkü ben Muammer Erkul’la tanıştım ve yanılmadığımı anladım. Ağabeyim oldu sessizce. Yüklenmekten biraz korksa da sorumluluklarımı. Ailemizin reisi kabul ettik onu ve ışığın etrafında dönen kelebekler gibi sadece aydınlanmaya çalıştık sadece…
Sevgi kokusunu, ışıltısını verenim ve bu uğurda canını dişine takanım, yılmayanım:
Seni sevdim hem de sevebildiğimce;
Yalvarıyorum, istersen dinle yüreğimi;
Ne olur hiç değişme,
Hep böyle kal,
Hep böyle yiğitçe…
Sevgilerimle
Ayşe Yüksel

Öğrendim ki
“Kahraman” dediğimiz insanlar, birşey yapılması gerektiğinde yapılması gerekeni, şartlar ne olursa olsun yapanlardır…

Şiir
LEYLA
Aç zümrüt kanatlarını
Ben kozada böcek
Sen daima kelebek
Vur, vur gözlerime
Madem senden
Gayrısını da gördüler
Lakin sensizliğimi
Vurma yüzüme.
Ayşe Akçadağ

STOP haber
3 ay sonra…
Bir çoğunuzun Türkiye Çocuk Dergisi’nde Sıtkı Kazancı imzasıyla yayınlanan “Bizim Can”ın hikâyeleriyle büyüdüğünü biliyorum. Yıllar ve yıllar boyu yayınlanmıştı bu maceralar… Sıtkı, biraz daha dişini sıkı sıkmış olsaydı; (en büyük rakibi) Fransız Peyo’dan bile fazla çizmiş olabilirdi!..
Amma velakin dergilciliği de Can’ı da bırakıp, Hasan Mezur Hazar Abi’nin elinden tuttu ve yıllar önce Washington’a uçtu. İki yıl sounda geldiğindeyse görüşemedik…
Ardından davetiyesi geldi. Bilet de göndermeyi teklif etti ama, uçak raysız olduğu için istemedim!..
Sonra sesi, soluğu kesildi adamın… Tam üç ay. Üç koca ay… Geçen gün yoldayız, zırr… Alo?.. Hal hatır, hoş beş… Evlilik nasıl gidiyor, dedim…
“Çok iyi, dedi kasıla kasıla… Çalıştırıyorum işte hatunu… Şimdi ben bacaklarımı uzatmış gazete karıştırıyorum, O da evi silip süpürdü, bulaşıkları yıkıyor. Birazdan Türk işi bir kahve de pişirttiririm, ohh… Ben sizler gibi değilim!..”
“Hellallll sana, erkek… Dedim. Ve sordum:
Haa, Caki (Jacqueline) Türkçe öğrenebildi mi bari?..”
“Hık, mık, hayır… Dedi. Şu an konuştuklarımdan tek kelime anlamıyor!.. Peki senden ne haber?..”
“Ben mi? Şeyy… Ben hiç konuşmasam daha iyi. Çünkü benimki yanımda ve Türkçe de anlıyor, İngilizce de anlıyor!..”

Stop
Muammer Erkul
01 Temmuz 1999 Perşembe

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir