Stop Köşesi
Hızlı güreşin ikinci yolu! [10 Temmuz 2009 Cuma]
Pehlivanları hareketlendirmenin ilk yolu; Kırkpınar’ı 40 derecelik deli sıcaklardan, kendi asıl zamanı olan Hıdrellez’e çekmektir! Dünkü yazımız buydu. 600 yıllık Kırkpınar şimdiki tarihe alındıktan beri 50 yıldır güreşseverler eski pehlivanların hızını masallarda dinler olmuş! Deniyor ki; okullar, yol, otel, filan… Bu bahaneler elli sene geride kaldı, artık kimse deve kervanıyla gelmiyor Edirne’ye. Sabah Van’dan yola […]
Kırkpınar’ı hareketlendirmenin ilk şartı! [09 Temmuz 2009 Perşembe]
Acaba kaç yıldır “Kırkpınar’ı hareketlendirmek” konuşuluyor? Bunun için kurallar değiştiriliyor; pehlivanların aktif güreşmesi, güreşi erken bitirmesi için çareler aranıyor, ama olmuyor. Üstelik olmayacak! Çünkü bu iş; Afrika’dan getirilen devasa palmiye ağaçlarını İstanbul’a, veya okaliptüsleri çöle dikmeye benziyor: Kuruyor veya son güçlerini ayakta durmaya harcıyorlar! Neden bu gidişle daha iyisi olmayacak? Çünkü çok önemli bir şey […]
Siyaset, yasak! [05 Temmuz 2009 Pazar]
Sıcak mektuplar gelir bize, içinde samimi sorular vardır. Birinde şu cümleler vardı: “Yazılarınızda dikkatimi çeken bir husus da şudur ki; gündem ne olursa olsun, siyasi konular hakkında yazılarınızın olmaması. Bu hususta çok itinalı davrandığınızı hissediyorum ve nedenini merak ediyorum…” Cevap olarak; “Siyaset bize yasak!” Yazmıştım, gülümseyerek… Yani bizim işimiz siyaset değil… {*}{*}{*} Bir başka açıdan […]
Civciv ve sevmek [03 Temmuz 2009 Cuma]
Gene aynısı oldu: Gene seslerini duyup sokağa çıktım, gene alamam çünkü alsam da ilgilenemem dedim. Suratlarına bakınca gene kıyamadım ve kucağımda yirmi beş civcivle bahçeye döndüm. Bir kocaman koli buldum. Ortasına bardak kapatılmış kâsede su hazırladım. Fakat suları, içine düşebilecekleri kadar derin ve kendilerini ıslatabilecekleri kadar geniş olmamalıydı. Ayrıca ilk suları şekerli olmalıydı, serum niyetine… […]
Kandil mi? O da ne?!. [02 Temmuz 2009 Perşembe]
“Bazı cevapları bilmek, gericiliktir” hükmü kasıtlıdır. Üstelik bu ahmak iddiası çok yaygın olduğundan; saf/cahil tabaka kendi bildiklerinden utanır! Bilen bildiğini, bilmeyen öğrendiğini belli etmek istemez! Bilenin (cahil görünmemek için) bilgisini gizlemesi ne acı zıtlıktır! Hâlbuki ineğe “tanrı” diyenlerin, hatta sıçanlara tapınanların bile kendilerine has zamanları vardır. Bu günlerin özelliğini bilmeyenlere şöyle derler: “Sen ne biçim […]
Sevgilini döverim! [28 Haziran 2009 Pazar]
Bir kanalda seyretmiştim: Sevgilileriyle gezen iki adam, parkın dar köprüsünde karşılaştılar… Bunlardan biri kazayla diğerinin yanındaki hanıma çarptı. Sendeleyen kadının yanındaki adam kızdı; bir an ne yapacağını düşündü, önce karşısındaki adama baktı ve sonra onun yanındaki kadının üzerine yürüyüp benzer şekilde iterek onu sendeletti!.. Bu defa diğer adam kızdı. O da bir an düşünüp rakibinin […]
Biyografi [26 Haziran 2009 Cuma]
[Meraklı bir okuyucumuz, yıllar önce “biyografi” niyetine yazdıklarımızı bulup da o siteye koymasaydı, şu aşağıdaki ifadeler belki de şimdi kayıptı:] Hemen okunuverecek şu üç satırda, kendini anlatmak zor iş! Hatırlamıyor bile insan yaptıklarını. Hâlbuki ne kadar çeşitli duygular içinde hızla geçiyor her şey! İşte, ölüm ilanlarındakilerle yan yana isimlerimiz. Bir yazar adını gören, sorar ya […]
Baloncu [25 Haziran 2009 Perşembe]
Baloncuya sorsanız şöyle der: Balonlar sanır ki, ben onların uçurucusuyum! Zannederler ki; onları elimdeki iple havaya iter, yükseklerde tutarım… Ben olmasam uçamayacaklarını sanırlar… {*}{*}{*} Hâlbuki her balonun uçması kendi içindendir… Uçmak; içine ne doldurulduğuyla ilgilidir! Uçacak olan balon zaten uçar. Tehlikeli olan balonun uçması değildir. Uçmakta olan balonun savrulmasıdır! {*}{*}{*} Balonlar; uçmalarını baloncudan bilse dahi […]
Tıkığ tıkığ… [21 Haziran 2009 Pazar]
Bir reklâm gördüm. Çeşitli ülke insanları, ardı ardına çıkıp hep aynı şeyi söylüyordu: “Tîhığ tîhığ”, “tikir tikir”, “tıkığ tıkığ”, “tıhır tıhır”, “tıxığ tıxığ”, “tıkır tıkır…” İçimde tatlııı, ılııık, yumuşacık bir şeyler aktı. {*}{*}{*} Bu ülke çocuklarının zihin ufkuna kurulmuş tuzakları ve şu milletin insanları üzerine devirilmiş olan aşağılanmışlık duygusunu asla hazmedemiyorum! Ömrümün ilk yarısı bu […]
Gelibolu-2 [19 Haziran 2009 Cuma]
Nice sevdaları, nice canları yutan; Gelibolu -2- Hayatımın en büyük acılarından biridir: Beyazıt Çınaraltı’nda, yere serdiği ıvır zıvırı satan adamın önünden iki tane Çanakkale madalyası satın almıştım, delikanlı harçlığım ile. İğnesi kırık olan üçüncüyü; “bunu da başkası alsın” diye bırakmıştım! Peki, asıl sahibi veya mirasçıları o madalyayı niçin ve acaba kaç kuruşa sattı? Kim bilir!.. […]
Gelibolu-1 [18 Haziran 2009 Perşembe]
Nice sevdaları, nice canları yutan; Gelibolu -1- Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? “Gömelim gel seni tarihe!” desem, sığmazsın. ….. Uzay hakkında birkaç satır okumuş herkes “karadelik”leri bilir: Enerjisi biten bir büyük yıldız öyle akıl almaz hızla küçülür ki; sonunda maddeyi, ısıyı, ışığı yutan (boşluğun içinde) bir delik haline gelir! Üç kıtaya oturmuş ve neredeyse […]
Karne :) [14 Haziran 2009 Pazar]
Bir gün jeton düşmüş ve “karne” kelimesinin; “kâr ne?” sorusuyla bağlantısını düşünmeye başlamıştım… İşte önceki gün kârlar zararlar açığa çıktı; hatta hızlı çalışmış terliklerin tabanları bile cumartesi sabahından itibaren soğumaya terk edildi! Bazı ana babalar büyük merak içindeydiler: “Getir bakalım; kârlı mı yoksa karlı mı karnen, görelim. Karlı ise zincir takalım!..” {*}{*}{*} Kâr eden illüzyonistlerin, […]
Ateş, pişirir! [12 Haziran 2009 Cuma]
Avukat Rahîm Er, pek çoğumuzun düşünemeyeceği kadar büyük, kapsamlı işler başardı; sıralamak bile harcım değildir. Hatta beni de (Bab-ı Ali yokuşunun üst başına, Gazeteciler Cemiyetine ve Vilayet binasına bakan) bir büroda tanımış, gülüşümü sevmiş ve birkaç ay sonra da, müdürü olduğu Türkiye Çocuk Dergisi’nde çalışmaya başlamama sebep olmuştu. Yani, yakınından bile geçtiğimiz her hayırlı işte […]
Kocaeli Kitap Fuarı [11 Haziran 2009 Perşembe]
Geçen hafta güzeldi: Gelibolu, Sultanahmet, Kocaeli, sonra gene Sultanahmet… Babıâli Şenlikleri epey konu edildi. Bahsedilmesi gereken Kocaeli… Bir ben mi duymadım, diye düşünmeyin, ilk senesiydi. Her yıl tecrübe ve ün kazanacak olan bu kitap fuarı, emin olun ki İstanbul ile Anadolu arasında yeni bir buluşma noktası (olmaya aday değil) olmuş bile! Kocaeli Büyükşehir Belediyesine ise […]
Bâb-ı âlî şen idi… [07 Haziran 2009 Pazar]
Bâb-ı âlî; büyük kapı, demektir. Yani devlet kapısı, yani Osmanlı Devleti’nin yönetildiği hükûmet binası, yani şimdiki İstanbul Valilik binası ve yani bu binanın o koskocaman bahçe kapısı. Bu ise; tramvay yolundan geçerken, Gülhane duvarı köşesinin tam karşısında kalan büyüük kapıdır. Oradan girseniz şimdiki İstanbul Vilayetinin bahçesinde olursunuz. Bir zamanlar girenlerse “Osmanlı Hükümet Binası”nın bahçesine girerlerdi… […]
Hedef koymak [05 Haziran 2009 Cuma]
En büyük eksiğim ve en büyük noksanlarımızdan biri; hedef koymak! “Ben büyük bir atıcıyım; bunun ispatı, vurduğum noktalardır!” Doğru mu bu cümle, yanlış mı? Elbette yanlış… Senin elinden çıkmış olsa bile, okunun düştüğü yere atmış olmak önemli değil… Mühim olan; “attığın yere” okunun saplanmış olması! {*}{*}{*} Büyük düşünmenin bir adı da “kızılelma” idi ki kızılelmanın […]
Muhtar çakmağı [04 Haziran 2009 Perşembe]
Bir muhtar çakmağının pamuğu neyse içinde; Sen de içimde osun!.. {*}{*}{*} Belki ben bir muhtar çakmağı kadar eski değilim; Ama sen benim içimde bir muhtar çakmağı pamuğu kadar eskisin… {*}{*}{*} Belki benim de modam yok bir muhtar çakmağı gibi… Ama bir muhtar çakmağı için bir muhtar çakmağı pamuğu ne demekse, sen de o demeksin benim […]
İki kitap [31 Mayıs 2009 Pazar]
“Gül ateşte nasıl açar Efendim? Kul dediğin her dem naçar Efendim“ diye başlayan mısraları; “Tut elimden kaldır beni Efendim” inleyişiyle bitiyor. Servet Yüksel dünyanın sırrını anlayabilenlerden ki, şöyle diyor: “Aman ha, gönül kırıp kırılmaya değer mi? Boş şeylerin peşinde yorulmaya değer mi? Ne kaldı elimizde baharından, yazından; Bu dünya çiçek olsa derilmeye değer mi?..” Uzatmak […]
Fetih ordusuna dâhil olmak! [29 Mayıs 2009 Cuma]
Topkapı Otogarı vardı eskiden, sur dışında. Ankara’ya, Şanlıurfa’ya, Trabzon’a ve Anadolu’nun her yerine gidecek otobüsler buradan kalkardı. Şimdi oralar açıldı; çimen, çiçek, ağaç oldu ki, iyi oldu. Çünkü fetih ordusunun yerleştiği ve nihayetinde İstanbul surlarının deşildiği mekândı burası… {*}{*}{*} Şimdi bir hayal kurmanızı istiyorum: Son defa İstanbul surlarına bakıyorsunuz, sağınıza… Biraz uzakta metrobüs durağı ve […]
Tavus kuşu ayakları [28 Mayıs 2009 Perşembe]
Tavus kuşu ne güzel bir mahluktur: Salınır yürür meydanda ve şöyle bir açar kuyruğunu; teel tel, reenk renk, deseen desen. Hayran olur görenler… {*}{*}{*} Tavus kuşu aynaya bakmaz! Sadece sesleri duyar. Hani o, tekrarlandıkça can sıkan sesleri; “aaa, vaaay, ooo, uuu!..” Birileri gelip dayandığı zaman kafesinin dibine, yaklaştığı zaman özel bölgesine kızar tavus kuşu… Duygulanır […]
