Seyir Defteri – 17 Kasım 2008 (Harun Yerebakan’ın ardından!..)
. Biz bu uşağı iyi bilirdik!.. (Harun Yerebakan’ın ardından…) Önce itiraflarım: Akıl almaz saflıklarım vardır benim; kendim bile şaşarım bir süre sonra… İnsanları kategorize etmişler ya hani; beyinlerinin çalışma bölgelerine göre… Ben de kim bilir hangi gruba dâhilim! Bir büyük bankanın şube müdürüyle uzun ahbaplığımız sonunda, o […]
Seyir Defteri – 16 Kasım 2008 (Şaşkınlık veya yazılarda kaybolmak)
. Şaşkınlık veya yazılarda kaybolmak Demin… Kendimi bulduğumda… Saatlerdir, site içindeki eski yazılar arasında kaybolmuş olduğumu fark ettim… {*}{*}{*} Şaşırasınız diye söylemiyorum bunu; Şaşkınlığımı anlatmaya çalışıyorum!.. Kim yazmış o yazıları, nasıl yazmış; ki şimdi ben oturmuşum başlarına ve böyle titreye sarsıla anlamaya çalışıyorum!.. {*}{*}{*} Onları yazan ile […]
Önemli olan… [16 Kasım 2008 Pazar]
Tabunun ve taassubun çeşitli karşılıkları vardır, herkesin sözlüğünde. Ama yine de herkes kendi sözlüğünün kelimelerine bakar ve okuduğu her kelimeden yine kendine göre manalar çıkarır… Hâlbuki… Tabular; tabutlar gibidir, dimağların dışında… Düşüncelerse, bu tabut içinde kalmış sinek! Hayal, tabutun “dışını da” merak etmek… Merak etmekse; korku ile yüzleşmenin kayığı! Hayal et… Merak et… Ki, korku […]
Seyir Defteri – 14 Kasım 2008 (Elma)
Elma Yürek kadar, kırmızı bir yuvarlak… Ve tatlı, lezzetli, şifalı… Yanılmıyorsam lokman hekime “Filan kişi öldü” demişler de; “Ama, elma yiyordu” demiş!.. Abartı da olsa, ne derece önemli olduğunu anlatıyor, elmanın. {*}{*}{*} Şimdi de, yüreği andıran elmanın başka bir boyutu çıktı ortaya ki; bambaşka […]
Su sahip mi kabına [14 Kasım 2008 Cuma]
Çayın da tadı ne güzeldi demin! Kokusu mis gibi yayılmıştı, odaya. Biraz şeker, billur bir kırmızılık ve off; kıvranarak tüten buhar… Sıcağı, parmak uçlarından içine işlerken yudum yudum içersin. Ama sonra; “Tadı da demin ne güzeldi çayın” dersin! {*}{*}{*} Sahiplenirsin birini; onu, şunu, beni… Uzakta da olsan; bilirsin ki karşındadır, sanki aynı masada!.. Hani sözler […]
Şikâyetim var! [13 Kasım 2008 Perşembe]
(Bu yazı Mustafa Kemal Atatürk’e açık mektuptur) Benim çocukluğumun 10 Kasım’larında sizin için ağlama törenleri yapardık ve gözümüz kuru ise törenlerde şiir bile okuyamazdık… İsminiz her geçtiğinde, yetişkinler arasından ayağa kalkıp önünü ilikleyenler olurdu… Hatta her kim ne yaptırmak isterse “sizin emriniz” olduğunu söyler ve böylece uydurma sözleri bile kanun gibi kabul görürdü… 7 ve […]
Kurşun, sigara, çikolata [09 Kasım 2008 Pazar]
Bütün filmleri seyretti; kalkanların ardındaki silahlı polisler, uzun coplarıyla insanlara vuruyorlardı! Kahvehaneye girdi. Gazeteye tam boy basılan polis resmini kesmiş biri, kıyafetin taş veya sopayla vurulabilecek zayıf noktalarını anlatıyor… Sigarasını resmin üstüne değdiriyor; “işte kâğıdın bu yanan yerlerinde görülen can alıcı noktalardan, polisin de canının yanacağını” söylüyordu! Bir gün ansızın karşısında polisleri gördü; simsiyahtılar ve […]
Yapışmak! [07 Kasım 2008 Cuma]
Keneler bile insanı bırakıp domuza tırmanmaz ve ondan düşüp koyuna, onu terk edip köpeğe, deveye, beygire yapışmaz! Bit kadardın; cüssem cesametine varıncaya kadar sırtımda taşıdım seni! Sıksalar, içinden ben çıkarım sandım ve senin her dişinin, birer dişi sivrisinek gibi başkalarını emme hevesini görmek istemedim; vahhh bana!.. {*}{*}{*} Şimdi sen; benden sonra kim bilir daha kimlerden […]
Mustafa [06 Kasım 2008 Perşembe]
Tekrar izleyeceğim. Satışa çıktığında dvd’sini de alırım. Yorum yapmayacağım, ama “Mustafa” hakkında şunu söylemesem olmaz: Bu film bir dönüm noktasıdır! Hem de sinema değil, komple yakın tarihimize bakışımız açısından… Film, cumhuriyetimizin 85. yılında vizyona girdi. İlk gösterimden çıkanların suratlarına bakınca iyice merak ettim filmi. Kimdi peki böyle şaşıranlar? Birkaç sosyal demokrat fotokopisi ile, içi yazılmış […]
Koyun anlatsın sen dinle [02 Kasım 2008 Pazar]
İnkârın ikrarının (açıkça söylemenin) özellikle de okullarda moda olduğu yıllarda; bir öğrenci ayağa kalkarak, ders için henüz sınıfa girmiş olan öğretmene; -Efendim, bir soru sorabilir miyim, diyor. -Sor, diyor öğretmen. -Allah var mı? Diyor öğrenci, doğrudan… Diyor ama belli ki az evvel sınıfta bu konu tartışılmış ve belli ki kafaların bir kısmı karışık. Bunun için […]
Bir saat [31 Ekim 2008 Cuma]
Birini düşün ki işi yok, mesleği yok; geliri, malı, evi ve eşyası yok. Sokakta kalsa gidecek yeri, sığınacak kapısı yok… Fakat biri var ki onu seviyor; koruyor, kolluyor. Onun için de çalışıyor; kendi kazancından ilk payı ona ayırıyor. Kendinden önce ona kıyafet alıyor, kendinden önce onun yemesini istiyor. Bir ihtiyacı olduğunda, kendininkileri unutup ona lazım […]
Nasihat! [30 Ekim 2008 Perşembe]
(Küçükdedemden…) Tam zamanı, bilmen şart olanı bildirmenin; doğum gününü kutluyorsun: İnsan için en ölümcül hastalığa yakalanmış olmak; doğmuş olmaktır! Ey benim ahmak oğlum! Şimdi sevinçle titriyor mu için? Diyor musun; beni ne kadar da çok seviyorlar?.. Kırk sayfa sevgi yerine kırk sayfa sövgü olsaydı şurada; kırk kişi seviyor olacağına kırk kişi yerseydi seni, değişecektiyse yürek […]
Sen İstanbul olsaydın [26 Ekim 2008 Pazar]
(Not: Bu yazı 2000 senesinde yazılıp, akabinde 29 Mayıs Pazartesi günü bu köşede yayınlanmıştı. İki sene sonra basılan kitabımızın ismi de yine bu yazıdan alınmıştı… Şimdi internette “Sen İstanbul olsaydın” yazdığınızda yüzden fazla site çıkıyor karşınıza, içinde bu yazımız bulunan… 26 Ekim benim için, hayatımın en özel günlerden biridir; doğum ile ölümün karışık, kavuşmakla ayrılığın […]
Leg [24 Ekim 2008 Cuma]
İngilizce gördüğümüz ilk senenin ilk derslerinden birinde, öğretmenimiz; tahtaya çizdiği yuvarlağın ortasına noktadan bir göz koydu, sonra uzun bir gaga yaptı… Ardından boynunu, gövdesini ve gövdeye yapışık duran kanatlarını yaptı. Daha sonra da upuzun bir bacak çizerken; “bu nedir” diye sordu. Bizler “leylek” dedik. Öğretmen ilk bacağın üzerine “LEG” yazdı ve elindeki tebeşiri öbür bacağın […]
İçindeki hekim [23 Ekim 2008 Perşembe]
Hangi hastaneye gitsen de bilirsin ki; hastasın! Kendine yapıştırdığın “hasta” etiketiyle görüp, gösterirsin bunu. Ait olduğun şehrin simgesini taşıyan bir plaka gibidir ki bu “hasta”lık; çuvala sığmayan mızrak gibi sana da, etrafına da batar! Bugün, akupunkturdan bahsedeceğim. Çünkü akupunktur; bir ağacın sadece hasta dalına ilaç sıkmak yerine, kökünden enerjiyi vermek, demektir! Zayıflayıp kırılan dal; vitaminli […]
Yem ve dua [19 Ekim 2008 Pazar]
Balık yakalamaktan hoşlanan adam ile, yanına aldığı küçük oğlunun; çıktıkları kısa tatilin hikâyesini anlatmamı ister misiniz?.. Dinleyin bakalım: {*}{*}{*} Baba ve oğlu oltalarını göle atıp bırakmışlar. Bir iki saat sonra, kaldıkları otelden tekrar kıyıya yürüdüklerinde; dört beş tane balığın yakalanmış olduğunu görmüşler… “Baba, demiş çocuk heyecan içinde. Ben, bu balıkların oltaya takılacağını biliyordum…” “Öyle mii, […]
Ağustos böceğinin sarı dişleri [17 Ekim 2008 Cuma]
Onun hikâyesi; “Ağustos böceği çaldı saz, bütün yaz. Derken kış da geldi çattı, bizimkinde şafak attı!..” diye uzar gider ya… Peki özeti nedir bu şiirin? Bir sonuç elde etmek istiyorsan, onun için çalışman gerekir. Hiçbir şey yapmadığın konudan hangi gelişmeyi bekleyebilirsin ki?.. “-Karınca kardeeeş, üşüyorum ve karnım aaaç!..” Buraya kadarı hikâyenin böcek kısmıydı. Peki ya […]
Hüdayi yolu [16 Ekim 2008 Perşembe]
“1860’tan beri hayal edilen tünelin son tüpleri de birleşti. Başbakan 60 metre derinde Boğaz altından yürüdü.” Bunları okurken gazetelerde dedik ki; “Hüdayi yolundan tekrar bahsetmenin zamanıdır!” “Okuyacağınız yazıdaki konu, acaba Hüdâyî hazretlerinin bir kerametinin günümüzde ortaya çıkması mı?” Sorusuyla başlayan ilk yazımızı 27.07.2006 günü yayınlamıştık. “Hüdayi yolu” ve ismimizi yazarsanız, destek verenlerle birlikte o yazıları […]
Ergenekon nedir? [12 Ekim 2008 Pazar]
İnsan katli gibi büyük suç sayılmalı mana katli de! Çünkü bir “anlamı” öldürmek de; bir adamı öldürmek gibi, istikbale zarar vermek demektir! Şimdi bunun bir acayip örneğini yaşıyoruz ki; köklerimizdeki çürümenin vesikası, hatta vesikalık fotoğrafıdır: -Ergenekon ne demek? Diye sorarsanız şimdiki öğrencilere, konuşma şöyle devam ediyor: -Terör örgütüymüş!.. {*}{*}{*} Ergenekon bütün Türk toplulukları arasında bilinir […]
Alperen kimdir? [09 Ekim 2008 Perşembe]
Karanlıkta mumlar, toprakta kökler gibiydiler. Arkalarında musibet, önlerinde meçhul vardı. Eshab-ı kiramı örnek alıp kapkara dünyanın dört yanına yürüdüler… Aydınlığı tanıyorlardı ve aydınlığı taşıyorlardı. Birer meş’ale gibiydiler. Ateşi almışlardı ve geceye ışık, soğuğa sıcak götürüyorlardı. Delilik; gözün deliği kadar olduğunu sanmaktır gerçeği! Göz; ampulü görür, bir de kabloyu. Kablolardaki lambalar gibiydi Alperenler: Gözler onları görüyordu, […]
