Ye ceketim ye!.. ;) [29 Nisan 2010 Perşembe]

40 gün 40 gece 40’ıncı yıl… Tefrika etsem yeridir: “Bizim aile” buluştuğunda, düğün-bayramdır hepimize. Zaten ya düğündür ya bayram ya da bir sene-i devriyedir; yoksa onca insanın aynı saatte bir araya gelmesi pek mümkün olmuyor. Allah nazardan saklasın şu son sene içindeki bir araya gelişlerimiz, uzak yakın bütün “akrabaları” birbirine ısındırdı. Ben bile Beykoz ormanlarından […]

2 mins read

Bir karınca trajedisi! [25 Nisan 2010 Pazar]

Karıncanın, kocaman bir arazi ortasında nasıl çalıştığına hiç baktınız mı? Ona lazım olan tek şey; içindeki tutkudur! Ağzındaki kum tanesiyle delikler içinde tırmanmaktadır. Karanlıık, deriin, dolambaçlı, uzun, soğuuk, bazen tehlikeli de olan bu belirsizliğin içindeki en büyük kılavuzdur; ümit… Önce hisleriyle yön arar, yol bulur. Sonra karanlıkta önünü seçmeye başlar karınca, tırmanır… Yüzüne ışık vurur, […]

2 mins read

Dünkü gazete, ve… [23 Nisan 2010 Cuma]

Hani; “içini görmek mümkün olsa” deriz bazen birileri için. Ne var, kim ve kimler var kalbinde; neyi sever, nelerle uğraşır ve neyle geçirir ömrünü… Al işte; hepimizin birden kalbi aralanmış, içi görülmüş, sevdikleri, arkadaşları, uğraşları meydana çıkmış oldu. Ölenlerimizle, kalanlarımızla dünkü (152 sayfalık rekor) gazetedeydik…   Bir anda insan nerelere gidip geliyor, neleri ve kimleri […]

2 mins read

Bu gazetede, ben bile!.. :) [22 Nisan 2010 Perşembe]

  Edirne’den Kars’a kadar her yöne gidecek otobüsler eskiden Topkapı’dan kalkardı. Surların dışında kalan geniş alan insan ve otobüs kaynardı. Bütün o hengâme şimdi eski Türk filmlerinde kaldı… Lise çağımın bir yaz günü. Çorlu’ya gidiyorum. Bilet alıp otobüsteki yerime oturdum. O zamanlar hemen her vapur, tren ve otobüse fukara “gasteciler” biner, koltukları altındaki gazeteleri satmaya […]

2 mins read

Kabirden çıkmak [18 Nisan 2010 Pazar]

Üzeri bol çiçekli kalın çimenler serili her yere; bu tepeden, neredeyse ta karşıdaki bulutlara kadar. Mezarlığa doğru genişleyen cami bahçesindeki musalla taşında bir tabut; havlular, yazmalar örtülü… Dört oğul, iki damat, çok sayıda torun, akrabaları, köylüleri, bunca yıl elini öpenler ve eliyle pişirdiği ekmeğinden yiyenler saf tutmuş, namazını kalmakta: “Hatun kişi niyetine, buyurun cenaze namazına…” […]

2 mins read

Şelale – 2 [16 Nisan 2010 Cuma]

Yaşadıkça tüketmek zorundayız ve bu ürünleri bir yerlerden alıyoruz. Ürün kalitesi elbette çok önemlidir. Satış metodunu firma belirler… Klasik yöntemde kârı; pazarlık, kira, maaşlar, reklâm vs eritir. Krizler ise batmak için sebeptir. Diğer yol ise; en kaliteli ürünü üretenlerle anlaşıp, bilinen masrafları ortadan kaldırıp, kârı sisteme üye olan müşteriler arasında paylaşmaktır. Burada zarar ve iflas […]

2 mins read

Şelale [15 Nisan 2010 Perşembe]

  Tortum şelalemiz var, dünyada üçüncüdür… Düden var, Manavgat var ki kartpostal güzelleridir. Hele mevsimi geldiğinde öyle bir çağlar ki bunlar; bakan imrenir, gören fotoğraflarını çekip sevdiklerine de gösterir… Şirketlerimiz kurulur, büyürler. Bazılarının daha kurulduklarında bile ne kadar büyük olduklarının farkına hemen varılmayabilir. Bir ay önce işe başlayan Çağlar Network bunlardan biridir ve emin olun […]

2 mins read

Ağ [11 Nisan 2010 Pazar]

 Bugün size “network”ün ne olduğunu anlatmak istiyorum… Ben Beykoz’a âşığım… Çocukluğumun çoğu Burunbahçe ile Yalıköy arasındaki sahilde geçti. İncirköy parkında misket oynamaktan sonra en büyük hünerimiz balık yakalamaktı. Bir küçük çocuktum. Bir küçük istavrit yakalayıp ve onu çatala takıp, ocakta kızartarak yediğim olurdu… Diğerlerinden farklı olarak, balık yakalamak bir “iş”ti de: Çünkü eline geçeni yiyebiliyor, […]

2 mins read

İnekler ve köprüler -2- [09 Nisan 2010 Cuma]

Ömürlerinin yarısını aynı sınav için harcayanların çoğu “başaramadım” diye, bir kısmı da; “yanlış yerdeyim” diye ağlıyorlardı. Fakat artık olan olmuştu: “Yüz binleri ardında bırakıp köprüden geçmişsen sıkacaksın dişini ve hak kazandığın tarlada otlamaya çalışacaksın” dediler! E iyi de, şu zavallılara, bu yaşa gelene kadar hiç kimse otlamayı, beslenmeyi, iş yapmayı öğretmemişti ki!.. Onlar düne kadar […]

2 mins read

“İlk yazı”dan bir önceki [31 Aralık 1999 Cuma]

“İlk yazı”dan bir önceki İşte saatler kaldı, kambur ve yorgun 1999’u geride bırakmaya… 1999’u… Bindokuzyüzdoksandokuz’u… (Tuhaf geldi şimdi, hadi şunu bir daha yazayım: Bin dokuz yüz doksan dokuz!..) 1999’u ardımıza komak garip his. {*}{*}{*} Ama bitti işte onun da ömrü. Zamana gücü yetmedi, yahut zamanın bir parçasıydı da ömrümüzden çaldı. İşte… Saatler kaldı bir bitişe […]

4 mins read

Hoparlörü sevenlere (!) [30 Aralık 1999 Perşembe]

Hoparlörü sevenlere (!) (Şimdiye kadar cami görevlilerini bilerek hiç kızdırmamıştım; Hadi, bismillah!..) Bu konuda ne desem, karşılığında mutlaka başka lâkırdılar edilecek… Öyleyse susmalı mıyım? Yok, bu defa; “konuşan konuşsun” diyeceğim. {*}{*}{*} Huşû; sevgiyle karışık bir korku hali, demek. İbadetin huşû içinde yapılanı ise, övülen… Ve insanın sanki başka âlemlere vakumlandığı bir ruh hâlinde olanı… Dünyadan […]

9 mins read

Teşekkürler [29 Aralık 1999 Çarşamba]

Teşekkürler Sevgili Sena, mektubunu; “Sevgiliye muhabbetle” diye bitirmiş… Ardından da aklına gelenleri yazmaya devam etmiş: (Muhabbetle, deyince aklıma Engin Noyan’ın birkaç sene önce Ramazan’da iftar saatlerinde evimize misafir olduğunda, “Şimdi Ezân-ı Muhammedî’yle kucaklaşma zamanı” derken, gözlerinden muhteşem bir ışıltıyla gönüllerimize cömertçe savurduğu manevî güzelliği hatırladım… Hatırlıyor musun, sen de; “Havaî fişekleriniz nerde?..” diyordun o günlerde, […]

5 mins read

Köylüler nerden biliyor? [28 Aralık 1999 Salı]

Köylüler nerden biliyor? (Dün de bahsetmiştim “eski” takvimden… Hah, işte yine onunla ilgili yazacağım. Bakın geçenlerde ne oldu…) Takvimi sık sık karıştırıyorum ya; biliyorum, 12 Aralık Pazar günü Kasım’ın 35’idir… 35 Kasım’a “Karakış Fırtınası” kaydı düşülmüştür. Bunları biliyorsan, “ukalalık yapma hakkı”na sahipsindir(!) Ramazan’ın üçüncü günü iftara gittik. Büyük baş hayvan da besleyen ev sahibi çiftçilik […]

11 mins read

Bilgiye ceza (!) [27 Aralık 1999 Pazartesi]

Bilgiye ceza (!) Herkes gözleri görmeyen o kızcağızı konuşuyordu bir zamanlar. Gerçekten çok ciddî rakiplerle yarışıyor, ama her defasında turu geçen o oluyordu. Yanlış hatırlamıyorsam finali de o kazanmıştı. {*} Yüzünde her an hoş bir tebessümü ve zehir gibi hafızasıyla gelip gündemimize oturmuştu. Demek ki sekiz-on yıl öncesine kadar “bilgi” önemliymiş… Kültüre değer veriliyormuş… Üstelik […]

8 mins read

Farklı bir denemecik: Gönlümün mumdarına [25 Aralık 1999 Cumartesi]

Farklı bir denemecik: Gönlümün mumdarına Öylesine ansız… Ve öyle zamansız bir serâb zuhûr etti ki tekmil afakımın orta yerinde; Çöllerim, bahara boyandı. Dört yanımda dört çift gözüm olsaydı görürdüm, mavi göğün yere temas ettiği dört noktadan toplandığını; semmedilmiş bir sarı mendil gibi, “kum” denen her pâremin… {*}{*}{*} Gâh şaika-i serabdan merzûk âcize… Gâh şâhikalarda jiyan […]

6 mins read

Bir deprem senaryosu [24 Aralık 1999 Cuma]

Bir deprem senaryosu Sanki bir şeyler veya birileri, yakın zamana kadar rahat ve huzur içinde bilinen İstanbul insanından intikam alıyor… Herkes tedirginliğini gizlemeye çalışıyor, herkes içindeki bir şeyleri bastırmaya uğraşıyor… Ama herkes bir yay gibi gerili, Ama herkes bağlamanın ince teli gibi!.. {*}{*}{*} Uykusuzluğa ve strese can mı dayanır?.. Acaba insanların verimi son dört ayda […]

10 mins read

Naat [23 Aralık 1999 Perşembe]

Naat Daha önce hiç görmemiştim. Sabah dalgın dalgın geçerken, bir baktım ki I. Abdülhamid Han’ın türbesinin kapısında (Sirkeci-Eminönü) bir yazı… Ve Efendimizin (sallallahü aleyhivesellem) mübarek ayak izinin içeride olduğunu söylüyor… Bu; ürpertili bir heyecan. Hiç kimse yok!.. …… {*}{*}{*} Elimde Şeyh Sadî-i Şirazî’nin “Bostan” kitabı var. Onun başlarındaki “naat”ı yayınlıyorum; kuma bastığında iz bırakmayan, taşa […]

8 mins read

Gülistan’dan bir hikaye [22 Aralık 1999 Çarşamba]

Gülistan’dan bir hikaye (Çoktandır devletin başına bela olan haramiler nihayet yakalanmış ve saraya getirilmişlerdi…) Padişah, öldürülmeleri için buyruk verdi. Aralarında genç bir adam vardı haramilerin. Yüzü, baharda bahçenin yeşillenişi gibiydi. Çiçeği burnundaydı. Vezirlerden biri atıldı, Sultan’a yakararak, “ömür bağından henüz yemiş vermemiş bu genç” dedi, “gençliğinden bir yarar görmemiş. Canını bağışlarsanız kullarınızı mutlu edersiniz sultanım.” […]

10 mins read

Saçlar ve başlar [21 Aralık 1999 Salı]

Saçlar ve başlar Birinin saçları bal rengiydi, diğerininki koyu kestane… Birinin saçları mısır püskülünü andırıyordu, öbürününki siyah böğürtlen gibiydi… Birinin saçları kızıl tilki kuyruğu kadar gür dolgundu; diğerinin küf rengine çalan ince telli saçlarına inat… Birinin sulandırılmış hardal renginde saçları vardı, diğerinin olmuş siyah üzüm renginde… Birinin koyu duman karasındaydı saç rengi, diğerininki ayva çürüğü […]

7 mins read

Bir horoz gibi yaşamak [20 Aralık 1999 Pazartesi]

Bir horoz gibi yaşamak Bu hayatı; Her “teli” ayrı renk bir horoz gibi yaşamak… Her çöplükte eşinmek… Her tavuğun peşinden koşmak… Her ötüşünün “bir güneş olarak” yeryüzünü aydınlattığına… Hatta her güneşin bir ötüşüne muhtaç olduğuna inanmak… {*}{*}{*} Her teli ayrı renk bir horoz gibi yaşamak; “Sesini duymasa gelmeyecek” olan güneşin her bir ışığını, her biri […]

8 mins read