İyi ki bilmiyorum [20 Mart 2005 Pazar]
Ne acı; Asıl “bilenler” bilmiyor!.. {*} Bu bir iğneydi! Bazıları kıpırdadı rahatsızlıkla. Ama gene de; “-Biliyorum, dediler. Çoğu kimse boş konuşuyor, bunu kastettin!..” Aslında söylemek istediğim bu değildi. Aktarmak istediğim şu tespitti: “Biliyorum”lara dili alışık olanlar, hiçbir şey bilmeyenler!.. Neden?.. Çünkü her şeyi bildiğini sananların yollarındaki en büyük engel; “biliyorum kayaları!.. “ Veya, her “biliyorum” […]
İnci dizisi [18 Mart 2005 Cuma]
Bir maske soğukluğu hissedersin bazılarının suratında… Sana baktığını görürsün kimilerinin; ama seni gördüğünü hissetmezsin… Her harfi yerli yerinde söyler bazıları; her heceyi aslî vurgusunda, ve her cümleyi dosdoğru… Fakat dedikleri yüreğine inemez, kalbine tırmanamaz!.. {*} Seninle ilgilenir gibi yapar bazıları… Seninle konuşur gibi yapar, ya da seninle bakışır gibi yapar bazıları… İyi ama, bir kobay […]
Tansiyon aleti :) [17 Mart 2005 Perşembe]
Onlarla Sirkeci’de karşılaştık. Ne zamandır görüşmüyorduk. Ellerini öpüp hatırlarını sorduğumda; “iyiyiz” dediler. Dediler ama, bu “iyi”lik pek de iyi görünmedi gözüme. -Gelin, şurda size birer çay ısmarlayayım da, iki nefes alın, dedim. {*} Sabah namazından sonra hazırlanıp çıkmışlardı yola. Trene binip saatlerce yol gelmişlerdi… Her hallerinden belliydi aralarının bozuk olduğu. Anlatırken dilleri tedbirli, kaşları kemerliydi. […]
Kitaplık [13 Mart 2005 Pazar]
Dün, kitapçıda geziniyordum. Bir kitap gördüm, şöyle bir bakıp koydum yerine. Geçerken tekrar gördüm, birkaç satır daha okudum: "Kim ki mahlûk-u Hüda’dır, incitmek hatadır." Az sonra tekrar geldik göz göze. Gene karıştırdım sayfalarını, bazı yerlerini daha okudum; "Yüzünü yere koymayan yüzüstü düşer." Ve kitap "alacaksan al artık beni" dedi, aldım… Yani bir KUŞ SÜTÜ eksikmiş […]
Temel, Dursun, Muammer [11 Mart 2005 Cuma]
(Bilmeyen birkaç kişi kalmıştır, onlar da bugün köşemizi okur, diye anlatıyorum aşağıdaki fıkrayı…) ….. Temel, Dursun, Muammer veya Fadime, Jale, Hülya her kimse… İşte o arkadaş, yolda yürürken, bir bakıyor ki; taa ileride, yerde bir muz kabuğu… Kaşları çatılıyor, huzursuzluk içinde ve acınacak bir ses tonuyla diyor ki yanında yürüyene: -Ula uşağum, haçan gene düşecağum!.. […]
Hilâl-i Ahdar Cemiyeti [10 Mart 2005 Perşembe]
(Sevgili “Mavi Kırlangıç”ımın hatırasına…) 2005 senesi tarihe geçecek; Çünkü bu senenin Yeşilay Haftası’nda, sahte içki içenlerden 17’si öbür dünyada ayıldı!.. Yer yerinden oynadı haklı olarak: Basın var gücüyle bu konuya yüklendi. Emniyet ve Meclis harekete geçti. Çünkü pek çok insanımız zehirlenmişti… {*} SAHTE içkiden 17 kişi ölünce bu kadar celallendik de; acaba bilen var mı […]
Ölümsüzlüğün sırrı! [06 Mart 2005 Pazar]
Böyle başlık mı?.. Olur tabii, neden olmasın!.. Her şeyin bir sırrı var da, bunun olmaz mı; ölümsüzlüğün sırrı olmaz mı?.. {*} Gördüğünü, öğrendiğini, bildiğini aktarmak; Ölümsüzlüğün sırrıdır!.. {*} Sen ölürsün, sana bu bilgileri öğretenlerin öldüğü gibi. Ama bunu senden alanlar yaşar ve kendilerinden sonra gelecek olanlara aktarırlar… Doğru bilgi işte böyle yürür geleceğin içine! {*} […]
Hani bir ân gelir… [04 Mart 2005 Cuma]
Hani bir ân gelir… Ve söylenmez sözler söylenir olur! ….. Hani bir ân gelir… Mutluluk pembe bir ipek mendil gibi savrulur loş odada! ….. Hani bir ân gelir… Bir ân gelir… Hani bir göz bir göze gelir. {*} Hani, öyle bir ân gelir ki; En “gelinmez” yollarla en “varılmaz” yolların, senle ben arasındaki yarda boyun […]
Buna kolay inanılır mı? [03 Mart 2005 Perşembe]
Sizlerin de benim gibi takvim yaprağı okuma alışkanlığınız var mı?.. Olmayanlara ısrarla tavsiye ederim. İşte, çoğunuzun (arka yüzünü) görmediği Türkiye Gazetesi Takviminin dünkü yaprağından okuduklarım: {*} Frane Selak adlı şahıs 74 yaşında, Hırvatistan’da yaşayan emekli bir öğretmenmiş. Tam 7 felaketten kurtulan, dünyanın şanslı insanlarından biriymiş… ….. 1962 senesinde Saraybosna’dan kalkarak Dubronik’e giden trene binmiş. Tren […]
Kapından geçer [27 Şubat 2005 Pazar]
Aaah, ki; pınar gözlerine benzeyen göz pınarlarımda içim… İçimin tadı; yaşımın tuzu! Yahut, gönlümün tatlısı; gözümün acısı!.. {*} Düşünmekten korkarım; Ya siliniverseydin yüzünden gölümün! Ya farklı bir hayal, ya başka bir şekil, ya ayrı bir gölge düşseydi üzerine, gönlümün!.. {*} Dökülseydi sevgin; Suyu uçmuş denizler gibi boşalırdı içim… ….. Eski bir gaz tenekesiyle dinmez gürültüler […]
Boğulacağım korkusu [25 Şubat 2005 Cuma]
Üç çeşit insan var yeryüzünde; Yüzme bilenler… Yüzme bilmeyeler… Ve suda boğulanlar! {*} Yüzmeyi bilenler, yüzme bilmeyenlerin binde biridir… Boğulanlarsa, bu binde birin binde biri… Ama biliyor musunuz, çoğu zaman ne oluyor?.. Boğulmuş olanların toplam sayısının, bin katının bin katı olan bu yüzme bilmeyenler; ne zaman küçük bir gölle veya koca bir denizle karşılaşsalar… Sanır […]
Tercihler [24 Şubat 2005 Perşembe]
Sakalları iğne ucu gibi batan çenesini avucuna koymuş, çerez tabağından saçılan tuzlu fıstık ve leblebilerin arasına da dirseğini dayamış halde; yarısı dolu bir büyük bardağın başında, yaylı kapının ardından gelen müziği dinliyordu… Az sonra ceplerinde bulduklarını çıkarmaya başladı. Eline geçen ne varsa, yeşile çalan koruyucu sürülmüş çam masanın üstüne koyuyordu: İki ayrı anahtarlığa takılmış toplam […]
Ardımda kalan [20 Şubat 2005 Pazar]
Hani bütün sesler ayyuka çıkar bazen; Hani hepsi birden, Hani hepsi en yüksek perdeden, Ve hani hepsi kendini paralarcasına… ….. Kulak zarlarım paralanıyordu sanki! {*} Kulak zarlarını paralarcasına çığlıklaşan azabın bir adım sonrası, sessizlik… Bütün seslerin duyulmaz oluşu… Veya sessizliğin gürültüsü! ….. İçim parçalanıyordu sanki! {*} Ardından, güneş de iniyordu şehrin tepesine, kor halinde bir […]
Gelibolu [18 Şubat 2005 Cuma]
Hamdi Döker, Feza Toker, Volker Tittel, Oliver Munch, Karl-Heinz Bochnig, Demir Demirkan… Adı biraz arkada kalanlar… Ve/ama özellikle de yönetmen Tolga Örnek içindir bu yazı; dünyanın bütün kıtalarındaki sinema seven, tarihle ilgilenen ve özellikle Gelibolu toprağına kendi (atalarının) kanından kan damlamış olan cânlar adına!.. İki, bazen üç defa aynı filme gittiğim olur. Bazılarını ayrıca satın […]
Kadıköy boğası [17 Şubat 2005 Perşembe]
-1- Bunca yıldır benim (veya bir başkasının) Altıyol meydanındaki boğa heykeli gibi; aynı renkte, aynı tonda, aynı boyda, hiç kıpırdamadan durduğumu sanan varsa feci halde yanılıyor… Çünkü bu mümkün değil!.. Çünkü biz insanlarla ve duygularıyla uğraşıyoruz; büyüyor, küçülüyor, kırılıyor, çatlıyor, ufalanıyor, yuvarlanıyoruz… Ama aynı kalamıyoruz!… {*} Kadıköy boğasında da zerre kadar his olsaydı; her günün […]
Köşke dair ve aşka dair [13 Şubat 2005 Pazar]
Bir zamanlar mahallemizde üç beş tane vardı. Sizler de benim gibi yapın; eski bir konağı ve bu konağın odalarını gözünüzün önüne getirin… Kaç kuşaktan insanın doğumlarını, düğünlerini, ölümlerini görmüştü bu odalar kim bilir. Her yıldan, her günden; her konan ve göçenden izler kalmıştı bi’yerlerinde. Eskidi, denerek sökülüp değiştirilmişti kapı ve pencereleri; kirlendi, denerek ovulup zımparalanmıştı […]
Tezgahın tek metresi [11 Şubat 2005 Cuma]
Belki hiç topaç çevirmemiş olanlar vardır aranızda, ama fırıldak görmeyen yoktur. Gezerek veya olduğu yerde fıldır fıldır döner bunlar, sivri uçlarının üstünde… “Bütün dünya çevremde dönüyor” vehminin toplandığı işte bu noktanın adı; “ben”dir!.. {*} Ben, en akıllıyım… Ben, en akıllı olduğum için ölçerim bütün akılları ve söylerim akılsızları… Ben, manifaturacı tezgahındaki tahta metre gibiyim. Ki […]
Bulutlara tutunamazsın [10 Şubat 2005 Perşembe]
Görürsün; uçuk mavi gök içinde uçar, salkım saçak… Görürsün; gönüller gibi hür ve hürriyet kadar ferah olduğunu… Görürsün; bir bayrak kadar renkli ve o bir kadar sen ve sendendir… Görürsün görüldüğünü herkes tarafından, ve yine bu naz ile salındığını gözlersin; gözde bir gelin gibi… {*} Gök kadar derinden mutluluk çeker; sekerken buluttan buluta, papatyalar üzerinde […]
Sevdiğini söylemek [06 Şubat 2005 Pazar]
Birine “sevgi yazarı” derlerdi; o da garip, aldanırdı bunlara… {*} Elmanın tatlısı da biberin acısı da aynı topraktan, uyanmak lazım… Ve beşiğin tahtasıyla tabutun tahtası aynı ağaçtan… Nemrut ile hazret-i İbrahim aynı havayı soluyor, Firavun’la hazret-i Musa aynı toprağa basıyor, Ebu Leheb ve hazret-i Ömer’i aynı yağmur ıslatıyor… Şu işe bakın ki; bakan gözün biri […]
Kadınlar olmasa edebiyat olmaz :) [04 Şubat 2005 Cuma]
Çok kişinin malumudur, meşhur yazara diyorlar ki; -Yahu sen şu kara kuru, eciş bücüş kadının nesine vurulup da böyle güzel aşk şiirleri yazabiliyorsun?.. -Siz bilmezsiniz, diyor… Akşamları sedirin üzerine şöyle yan üstü uzanıp, çubuğu öyle bir tüttürüşü var ki onun… Buna can dayanmaz!.. SONUÇ: Kadınlar olmasa (hayran olacak şey olmaz) edebiyat olmaz!.. {*} Bir ahbabım […]
