Radyonun diğer anlamı ve göğü çizen uçak kanatları

         Radyo, kelime olarak bir dönemi “de” anlatır. Belki bunun için eski radyolar “özel”liklerini koruyacaktır hep, bazı zihinlerde… Radyo; karanlıklardan süzülen ümidin, ipek dalgalarda yüzen müziğin, gökkuşağını andıran romantizmin, ince elenip sık dokunan edebiyatın, kurtla kuzudan peri kızlarına kadar ballandırılan masalın ve bilmem daha ne kadar konu başlığının hep birlikte açılımıdır o […]

9 mins read

Şişedeki mesajla buluşamayan prensesler

  Şimdi de delikanlı sayılırız ama o zamanlar daha bir delikanlıyız; 25 seneden fazla zaman geçmiş üstünden de yılını tam hatırlamıyorum… Fakat hafta sonu, günlerden Pazar… Bizim çocuklar nerden bulmuşlarsa, birkaç ahbap bulmuşlar. Hem de Anadolukavağı’nda. Hadi gidelim, dediler; olur gidelim, dedik…   {*} {*} {*}   Eskiden iletişim şimdiki gibi değil, herkesin cebinde ikişer […]

8 mins read

Uçurtmacı Naci, Eyüp Kardeş ve aynı uçurtmanın ipini tutmak…

  İstanbul sokaklarında geziniyor olmalarından başka iddiası olmayan bu yazılardaki ben; sıradan bir çocuk, insanlar arasına karışmış bir delikanlı… Ne onu kimse tanır şimdi anlattıklarını yaşarken; ne de kendisi tanırdı şimdi tanıdıklarını… Hani zaman geçtikçe, anlamadan kilo alır ya insan; hatıralar da öylece, sanki göbek yağı gibi birikiyor işte… Tanıdıkların çoğalıyor… Fakat… Yine de… “Bir […]

10 mins read

Peynire saplanan vapur ve bilinmeyen kıtada toprağa basmak…

    Bende vapur hikâyeleri bitmez ki. Bir tane anlatırken ikisi birden hatırıma geliyor çünkü… Öyle bir mevsimi vardır ki Boğaz’ın; yaşayan bilir. Yaşayan ama, cep telefonunun ne olduğu bilinmezken yaşayanlar… Yılın işte o mevsiminde, işe geç kalmamak için koşarak yetiştiğin vapuruna binersin. Hava günlük güneşliktir… Hafiften bir esinti bile vardır denizin üstünde… Martılar “caak” […]

8 mins read

Giden vapuru koşarak yakalamak ve Paşabahçe’nin hep gülümseyen Güzel’i…

  Sabahın körüdür… Altından dalgalar geçer, üstünden bulutlar; dışarıdaysan saçların savrulur… Hava soğuktur veya sıcaktır, vapur doludur veya değildir. Fakat yolcuların çoğu neşelidir… Yahut biz, neşelilerinin arasındayızdır… Sabahları, her şey bir oyun gibidir sanki. Herkes güler, eğlenir, dalga geçer birbiriyle; kavga başlayıncaya kadar! Aslında sık sık kavga da olmaz. Ama kavga hiç olmayacak şey değildir […]

9 mins read

16 milyon rengin dansı ve Köprü’nün yere battığı an…

  Saat kaç bilmiyorum, ama geç vakit değil. Üsküdar’da, otoparka bıraktığım arabayı aldım, sahil boyu gidiyorum. Böyle bir güzelliği o güne kadar hiç duymamıştım. Muhtemelen o gece bir deneme yapılıyordu. Çünkü haberi 24 Nisan 2007 Salı günü yayınlandı. Hava açık, gökyüzü siyaha yakın lacivert… Evlerin, ağaçların arasından gözüme kırmızı bir ışık takıldı, baktım; Boğaz Köprüsü’nün […]

8 mins read

Muhammed Ali’ye sarılan ilk beyaz adam ve bir devin gözyaşları…

   İlk kısmını (nasıl gördüğümü, sahnede konuşmasını, büyük kalabalıkla birlikte Sultanahmet camiine Cuma namazına gidişimizi filan) geçen hafta anlatmıştım ya… Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu Muhammed Ali Clay’in (2 Ekim 1976 tarihinde) İstanbul’a gelmesinden 17 veya 18 yıl sonra… Gene Sultanahmet’teyim. Ama, bu defa işyerim orda… Kapımın önünden, hatta penceremden bakınca, bir zamanlar Muhammed Ali […]

10 mins read

Sinan Şamil’in gecesi ve Sultanahmet’teki Muhammed Ali

  Geçtiğimiz kış… Bir akraba ziyaretine gitmiştim. Salona girdiğimde baktım ki bir delikanlı sanki şimdi kalkıp gidecek gibi, sırtındaki anorağıyla oturuyor… Görür görmez, beni de konuya aldılar. Meğer delikanlı boksörmüş. Kendisine sponsor arıyormuş. Spor malzemeleri satan bir mağazaları olduğu için, buraya da gelmiş; “acaba destek olurlar mı” diye… Gençler İstanbul şampiyonluğu sahibi, 18 yaşında, güzel […]

8 mins read

Dağdan inen katırlı adamlar ve asmalı teras

  Kavacık adını cümle âlem biliyor şimdi. Çünkü Asya ile Avrupa’nın kesişme noktalarından biri. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün Anadolu yakasına bastığı tepe… Bütün yolların bağlandığı; bütün vasıtaların bir şekilde uğrayıp geçtiği; bütün işyerlerinin şube açmak için can attığı bir merkez halini aldı… Otoban haricinde ayrıca Şile, Riva, Beykoz ve Üsküdar’a bağlantıları olması; yüksekte olması, havasının […]

10 mins read

Çınaraltı’nda, yerde satılan Çanakkale madalyaları…

  Çocuk Dergisi’nde işe başladığım zamanlar… Ne çok yürürdü o zamanın insanları, biz de yürürdük. Yanılmıyorsam o gün de Fatih’ten Cağaloğlu’na gidiyordum; Şehzadebaşı, Beyazıt, Sahaflar Çarşısı, Kapalıçarşı, Nuruosmaniye, Cağaloğlu güzergâhını kullanarak… Yaz sabahları erkenden güneş yükselir, kubbeleri aşar, ulu ağaçların yaprakları arasından, kısa kısa ışıktan oklar gönderir… Bu sıralar, esnaf su dökmüştür dükkânlarının önüne, yani […]

8 mins read

Ekrandaki damat, meşin toplar ve bir hayali yaşamak…

  Allah rahmet eylesin, Sadiye teyze öleli çok oldu… Bizim apartmanın yapıldığı yerin sahibiydiler. Eski halini görmedim ama sanırım ahşap olan köşkü, Osman’ın babasına verip kiraya çıkmışlar. Bir müddet başka evde oturduktan sonra; kendi toprakları üstüne dikilen, bodrum dâhil altı katlı apartmanın üç dairesini almışlar… Üst yoldan, yedi sekiz basamak çıkılarak girilen kattaki iki daireyi […]

9 mins read

Yılın kıllı şairini dinleyen ikinci sınıf yolcular, Çınaraltı ve Sahaflar&

  Taşıdığı siyah çanta üzerinde “Şiir yazarı Şair” yazan adamı çok kişi hatırlar; çünkü yakın zamana kadar bir yerlerde görürdük… Ben, elinde incecik şiir kitapları, vapur vapur dolaşarak; “kendim yazdım kendim satıyorum” diyen şairi de hatırlıyorum… O bir genç adamken, bizler biraz çocuk birazcık ta adamdık! Çocuk olduğumuzu tabii ki kabul etmezdik. Delikanlılığımızı ispatlamak için […]

8 mins read

Devenin nalı [20 Ocak 2008 Pazar]

Develer hakkında neler biliyorsunuz? Ben de hiçbir şey bilmiyordum. Ama şimdi bu yazıyı yazarken; ayağımın altında bir hatıra keçe, hemen şu kenarda bir turuncu poşu ve salon kapısının ağzında da bir kıl heybe var… Deve güreşlerinin yapıldığı meydanın kenarında satılan deve sucuğunun son parçası önceki gün bitti. Deveciler.com sitesine üye oldum ve hemen her gün […]

4 mins read

Bir keçi, üç deve ve ekmek arası balık

   İstanbul, dünyanın en güzel şehri; Hiç kimsenin bundan zerre kadar şüphesi olmasın… Dünyanın en güzel şehrinde yaşıyor olduğumuzun bir delili de; bunca yıldır hep birlikte ortasına tükürdüğümüz halde, ancak bu kadar çirkinleştirebilmemizdir! Yani güzelliği “kendinden” bu şehrin; biz onu güzelleştirmiyoruz. Diğer bir deyişle ne yaparsak yapalım, çirkinleştiremiyoruz!   ***   Bunlar naaz, naz; Sevgiliye… […]

5 mins read

Kırmızı fesli kâtip, Küçüksu mesîresi ve mısır kazanları

    Her çocuk bir şehirde büyümüştür ve her şehrin de kendine has hatıraları vardır, başka yerlerde olmayan… Büyürken bunun farkına varmazsınız. Sanırısınız ki, dünyanın her yanı birdir… Hâlbuki değil; O şehri “o şehir” ve bizi “bu biz” yapan, işte bu özelliklerdir…     {*} {*} {*} Nerede bir denize baksam; karşı yakayı… Ve uzakta, […]

8 mins read

Balı mı kesir, balık mı esir?

O gün, sabahın erken saatinde işyerine gelip, masamın üzerinde ve çekmecelerimde ne varsa hepsini bir koliye doldurup üstüne adımı yazmıştım… İşe gelmeye başlayan arkadaşlarla merdivenlerde vedalaşmış… Cağaloğlu’ndan koşarak Sirkeci’ye inmiş…   Bindiğim arabalı vapur beni Harem’e, Harem’de bindiğim otobüs ise Balıkesir’e götürmüştü… Şu an bile aynen hatırımda Eminönü, Sultanahmet, Topkapı Sarayı’na doğru son bakışım: Vapurun […]

6 mins read

Cama düğme dikmek [18 Ocak 2008 Cuma]

Nazânıma mektuplar-5 Özür dilemek de, affetmek de büyük birer erdemdir… Hatalar elbet yapılır ve kırılanlar elbet helal eder hakkını. Fakat camı kıran ile kırılan camı ayakta tutmaya çalışan arasında fark vardır. Bak, sana bir hikâye anlatayım da; dersini kendin çıkar içinden… {*}{*}{*} Küçük bir çocukken gittiğimiz bazı köylerde, camlara dikilmiş düğmeler görürdüm… Para olmadığı, para […]

3 mins read