Poseidon’dan (mı) kaçış? [23 Temmuz 2006 Pazar]
Acaba “Aslan Kral” filmi bu ülkede toplam kaç defa izlenmiştir?.. Haftalarca gösterimde kalmıştı da, ben bile üç defa (bilet alıp) sinemaya gitmiştim. Aynı dönemde tişörtleri yapılmıştı. Hikâyeleri, çizgi romanları, boyama kitapları çıkmıştı… Sonra cd’leri satılmaya ve tekrar tekrar televizyonlarda gösterilmeye başlandı… Elbette ben de aldım filmi; çocukları toplayıp hep birikte izledik. Televizyonlarda da ayrıca seyrettik… […]
Kaybolan bi’şeyim… [21 Temmuz 2006 Cuma]
Saatlerdir dolaşıyorum. Sanki bi’şeylerim kaybolmuş da, onları arıyorum… ….. “Sanki” ne demek, hiç düşündün mü?.. Yani demek ki; sen öyle san!.. Yani demek ki; aslında yok ama sen var zannet!.. Yani, san ki şu şöyledir; ama aslında öyle değildir!.. Vayy başıma; saatlerdir dolaşıyorum içim dolaşık dolaşık! {*} Dışımdaki her şey kayıp da ben mi her […]
Ayılar ne yemez? [20 Temmuz 2006 Perşembe]
Hangi mahluk hiç fırça yememiştir, ona sitem edilmemiştir, nasihat dinlememiştir biliyor musunuz?.. Dağdaki ayılar! {*} Ayıların “hata yapma” ihtimali hiç yoktur ve olamaz. Çünkü ayılar için, alternatifsiz tek yol; o an “akıl”larına gelendir! Peki durum böyleyse, yani eğer ikinci bir ihtimal yoksa “yanlış” nasıl olabilir ki? {*} Ayı bir arı kovanı görür, canı bal ister […]
Kira (!) [16 Temmuz 2006 Pazar]
Halep… Şehrin can damarı olan ve içinde bütün meslek kollarını barındıran… Kahveden bisiklete, meyveden elbiseye kadar her ihtiyacın karşılanabileceği… İnsanın bir girişte tamamını gezemeyeceği, hatta İstanbul’daki Kapalı Çarşı’dan da büyük Sultan Abdülhamid Çarşısı… Adından da anlaşılacağı üzere, Abdülhamid Han yaptırmış… {*} Yakın arkadaşlarımdan Burak Göz, Suriye dönüşü anlatıyor: Sadece Türkçe bilerek işini görebiliyorsun burada. İnsanlar […]
M.N. Sepetçioğlu [14 Temmuz 2006 Cuma]
Cağaloğlu’ndaki İnan Han’dayız. Az evvel yanımızdan çıkan adamlardan birini kastederek; -Tanıyor musun onu? Diye sordu Gürbüz Azak. -Hayır, dedim… Tane tane söyleyerek, har harf çaktı kafama: -Mustafa Necati Sepetçioğlu… Büyük romancı… Mutlaka okumalısın! ….. Bu ismi hatırlıyordum galiba; ama Gürbüz abinin bahsettiği “Kilit, Anahtar, Kapı, Konak, Çatı” romanlarını duymamıştım… {*} Sonradan fark ettim ki, üç-beş […]
Urfa bir mıknatıstır [13 Temmuz 2006 Perşembe]
Bu şehrin adı bile mıknatıslamaya yeter insanı… Şimdiki ifadeyle altıncı sınıfı bitirdiğim yazdı Şanlıurfa’ya ilk gidişim. Sorardım; “yüzbin nüfusu var” derlerdi. “Bu yanından diğer başına bir saatte yürürsün” derlerdi de, dinler şaşardım… Martıdan başka kuş, Çamlıca Tepesi’nden başka dağ bilmeyen bir çocuğun Fırat’ın ardını görmesini hayal edin. Fırat’ın öte yanı, berisine benzemez… Nedendir bilmem ama […]
Muhtar çakmağı [29 Haziran 2002 Cumartesi]
Bir muhtar çakmağının pamuğu neyse içinde; Sen de içimde osun!.. {*} Belki ben bir muhtar çakmağı kadar eski değilim; Ama sen benim içimde bir muhtar çakmağı pamuğu kadar eskisin… {*} Belki benim de modam yok bir muhtar çakmağı gibi… Ama bir muhtar çakmağı için bir muhtar çakmağı pamuğu ne demekse, sen de o demeksin benim […]
Bu şiirler kimindir?.. [19 Haziran 2002 Çarşamba]
Bir avuçsun, ve kıpır kıpır minicik yaprakların… Bir avuçsun… Hani okşadığımda seni, bir avuç koku bırakan, iki elimde… Hani sonra, onunla yüzümü yıkadığım!.. {*} Bir avuçsun, ve kıpır kıpır minicik yaprakların… Gıdıklıyor gibisin dağ çileğinden kızarmış dudaklarımı; serinliğini emerken içinden!.. Ve esintide savrulan; açık yeşil, ipek bir şal gibisin içimde… Özleyensin belki, ama; sen özlenen […]
Gönlümün yüküsün!.. [08 Haziran 2002 Cumartesi]
Sen "gönlümün" yüküsün, omzumun değil!.. Sen canıma yarasın tenime değil!.. ….. Yürekte taşınan sırta ağır gelir mi?.. {*} Sen; çeşmibülbül duruşlum, ışık yüzlüm… Sen; nefesimin rüzgarı… Sen; akarsuyum, durugölüm!.. Sen; Ceylan kaçışlım… {*} Harman sıcaklarımda, terlemiş bir cam bardak gibi gülsene bana… Saklandığın fidanların ardından çıkıp, yine gelsene bana… Ve yapışıp en susuz yerime, susuzluğunu […]
Ne için… (1) [09 Temmuz 2006 Pazar]
Kim daha mühim öbüründen veya kimin işi lüzumsuz diğerlerinden? {*} Herkes farklı yerlerde, ayrı görevlerde… Zor değil aslında bunu anlamak, fakat aynı zamanda çok da zor!.. Peki, nasıl oluyor bunun “hem zor hem de kolay” olması? ….. Çünkü her meydandaki, her masadaki, her koldaki saatlerin ayarlanması gerekiyor; ve çünkü her şehirdeki bina duvarlarının onarılması gerekiyor; […]
Ben, aslında… [06 Temmuz 2006 Perşembe]
(Çoğunluğa uymak…) …………… Ben, bir desti toprağıyım; Karılır çamur olurum ve şekle girecek hamur olurum… Ben bir desti toprağıyım; Beklerim pişmeyi ve özlenen bir kap olurum… İçimde serinleyen suları akıtınca bardaklara, kanar içi yanan insanlar! Ben bir desti toprağıyım… {*} Bütün topraklarla beraber toplandım ben de; kürek kürek, kamyon kamyon… Bütün topraklarla beraber yığıldık aynı […]
Ya kocakarı olsaydım! ((Kırkpınar’ı ihbar!)) [02 Temmuz 2006 Pazar]
Öyle ayırmışlardı ki biz çocukken her şeyi; ya siyahtır ya beyaz, ortası yok! “Batı bilimi” adıyla ambalajlanıp önümüze konmuş olanların haricindeki her şeyin adı; hurafe veya kocakarı hesabıydı o zamanlarda… Bu ifadenin neleri ve nereleri içine aldığını varın siz hesap edin… Takvim sayfalarına eklenen satırları yıllar yılı gördüğüm halde ve bunlara sadece gülüp geçmeye alıştırıldığımız […]
Acaristan [30 Haziran 2006 Cuma]
Hani bazen o kadar aç olursunuz ki, iştahınız kapanır… Bazen de uykusuzluktan uyuyamazsınız… İşte şu an, benzer bir ruh hali içinde, yazamıyorum; yazılacak şeylerin çokluğundan!.. Bütün hayatım, ve bütün hayatınız; acı çeken insanlara üzülmekle ve acı çekilen bölgelerin hikayelerini dinlemekle geçti, değil mi? Küba, Kamboçya, Etiyopya, Somali, Nijerya, Kongo… Sibirya, Kore, Türkistan, Bengladeş… Arnavutluk, Bosna, […]
Mudurnu [29 Haziran 2006 Perşembe]
Yurt dışında hayran olduğum ilk şey; çevre ve mevcut eserlerin korunup onarılması hususunda gösterilen titizlik… İçimdeki en derin cam çiziklerinden biriyse; buldozerlerimizi kör adamların kullanmasıdır! İşte bu yüzden şaşkınlık içinde kaldım, derelerin tepelerin arasından geçip de geldiğimiz Mudurnu’da… {*} Üç kişiyiz. Biri, gezi rehberimiz sevgili Hatice Ekiz; diğeriyse, bu doğa ve kültür gezisini akıl edip […]
Rüzgâr ve ateş [25 Haziran 2006 Pazar]
Dokunamıyorum sana… Fakat, sen bana dokunuyorsun! {*} Dursam durulamayacak, kaçsam kaçılamayacak haldeyim senden! Üşüyorum… İçim daha çok savruluyor dışımdan ve dışım içimden fazla savruluyor; Senden, sana doğru… {*} Soğuk esen rüzgârlar gibisin şimdi… İçim üşüyor varlığınla! {*} Oysa, ne ayaz geceleri ısıtmıştım hayalinle ben! Kara bir kıştı. Siyah bir paltoya sarılmıştım nehrin üstündeki köprüde. Sen […]
Aşka isim koymak [23 Haziran 2006 Cuma]
Bugün, neden bir isim koymayayım ki aşka?.. {*} Çok şey değil, sadece yazmamı beklerken benden. Bilirken kırılacağını içinde bir şeylerin; posta kutunu her boş gördüğünde, ve üzüleceğini içten içe… Bilirken, benden gelen birkaç satır aldığında; sevinç çığlıklarının nedenini öğrenmeye çalışacağını öğretmenlerinin ve çevrendekilerin!.. Veya hayal ederken, minicik öğrencilerinin; gözlerinin içinde parıldayan yıldızların ne çok, ne […]
Gün batıyor -2- [22 Haziran 2006 Perşembe]
Gün batacak… Ve ben, umursamayacağım! Mümkün mü? {*} Önce renkten renge bürünecek gurûbun yeri… Hava, hissedilircesine serinleyecek bir anda… Sanki o görünmez duvak, havada gezinecek son defa, yere düşmeden… Kuşlar bir yerlere konmuş olacak şimdi… Ardından, tam güneş batarken esen rüzgâr üfleyecek… Deniz durulacak o anda ve sonra ürpermiş bir at gibi derisini titretecek! Bütün […]
Gün batıyor -1- [18 Haziran 2006 Pazar]
Gün batacak, ve ben umursamayacağım! Ne mümkün? {*} Gün batıyor, umurunda bile olmuyor bazılarının… Hayret! Sıvaları dökülmüş bahçe duvarları üstünde yürüyen kediler gibi yürüyorlar sadece; ..dümdüz kuyruklarını peşlerinden sürükleyerek! ….. Gün batıyor, dönüp bakmıyorlar bile… Ve hatta bilmiyorlar nasıl serildiğini gündüzün, yere! {*} Gün batacak… Ve ben yine, umursayacağım… Gün batımı umurunda olanları bulacağım… {*} […]
İsimsiz [16 Haziran 2006 Cuma]
Bana anlattığın ve seni üzen ne varsa… Hepsine talip olmam, çok merak ettiğim için değil de; eğer bunlar akıtılmazsa, seni tüketeceği için… Bir yılan ısırığındaki zehri emmek gibi: Zehir değil amaç, amaç zehirsiz kalman! Tatlı olan zehir değil, seni mutlu görmek tatlı olan!.. {*} Bunları anlattırırken sana; ben “seni” dinliyorum… Senin sesin… Ve anlattıkça açılan […]
Sahipsiz mektuplar -3- [15 Haziran 2006 Perşembe]
Hani bir gün konuşuyorduk… Şehrin en lüzumlu yerlerini, sokakta oynayan küçük çocuklardan öğrendiğini, konuşuyorduk, yabancıların… ….. Gurur, pek çok şeye benzemez; Tozlu yollarda yuvarlanan pasaklı çocuklar olmasaydı… Fakirler, hor görülenler olmasaydı; ..bilmedikleri bilinsin istemeyenler, kimseye soramazlardı!.. Hela, hamam, mescit, yatak bulamazlardı!.. {*} Ne zaman ben de “höyt möyt” diye ahkam kesmeye başlasam; biri çıkıp gelir […]
