Stop Köşesi
Ataların sözleri [16 Haziran 1999 Çarşamba]
Ataların sözleri Atasözlerimiz bütün hayatımız boyunca bize gerçekler adına yol göstermeye, ışık tutmaya devam eder. Atalarımızın engin görüş, düşünce ve öğütlerini kısa fakat o ölçüde de özlü bir anlatımla verir atasözlerimiz… Atasözlerinin hemen tümü, yüzyıllar boyu süren denemelerden, yapılan gözlemlerden ve hayat okulundan kazanılan öğrenimden elde edilmek gibi bir özelliği taşırlar… Halk edebiyatımızın sözlü geleneği […]
Ezanı duyan çiçek [15 Haziran 1999 Salı]
Ezanı duyan çiçek Çorlu’da oldukça eski camiler var. Şehir de zaten bunların çevresinde vücud bulmuş ve sonradan bugünkü haline gelmiş. Şehir, Osmanlı’da stratejik bir öneme haiz. Çünkü başkent Edirne ile gönüllerin başkenti İstanbul’un yolu üzerinde… Neticede Fatih’in fetih ordusunun son konaklama yeri de Çorlu bağlığı… Edirne’den yola çıkan ordu burada dinlenmiş, son hazırlıklar tamamlanmış, son […]
Bir gün doğdu çığlık çığlığa veya sen vardın [14 Haziran 1999 Pazartesi]
Bir gün doğdu çığlık çığlığa veya sen vardın Her şey… Her şey tersineydi. Ve her şey… Her şey durmuştu o an. Hiçbir şey… Hiçbir şey kıpırdamıyordu o sıra; inanılmaz hızla çarpan kalbi ve ebeden başka… Her şey… Her şey duruyorken kıpırtısız ve her şey, her şey tersineyken; tersine bir şaplak yapıştı… Çığlık çığlığa bir gün […]
Kuyruğumu seviyorum [12 Haziran 1999 Cumartesi]
Kuyruğumu seviyorum Hepimizin bir “kuyruğu” var; Ama hemen hemen hepimiz “kuyruğumuzun” farkında değiliz… {*} Ve kuyruklarımız ardımızda takılı! {*} Hepimiz mutlu olmak istiyoruz, değil mi?.. Ve hemen hemen hepimiz mutluluğu gaye edinmişiz. “Maksat mutluluk” deyip, mutlu olmanın peşine düşmüşüz… {*} Peki, her kovalayan, mutluluğu yakalayabiliyor mu? {*} Mutluluk ne demek? {*} Hepimizin bir kuyruğu var… […]
Şişedeki mesaj [11 Haziran 1999 Cuma]
Şişedeki mesaj Çook eskiden, bir Pazar günü, Boğazın Anadolu yakasının en kuzeyinde, üç-beş arkadaşla beraber günümüzü geçirmiştik. Anadolukavağı’ydı orası… {*} Dönüş vapurunun gelmesine yakın, hepimizin ağzından, ortak bir mektupçuk yazdık… Onu rulo yapıp boş bir şişeye koyduk… Ağzının mantarını da sımsıkı bastırdık; Ve denize fırlattık… {*} Şişedeki mesajımız birkaç defa güneşi, birkaç defa da yıldızları […]
Sevgi sözcüklerinin zamanı [10 Haziran 1999 Perşembe]
Sevgi sözcüklerinin zamanı Brillance dergisinin editörü sayın Ömer Aşıcı, arşivlik bir sayı daha göndermiş bana… Bu dergiyi sevmemin başlıca sebeplerinden biri de seçilen konuları. Keşke herbiriniz birer Brillance sahibi olabilseydiniz de; bize ait, özümüzden, kökümüzden gelen “yazmadan ebruya kadar, halıdan taş işçiliğine kadar” sanat-el sanatlarımızı tekrar hatırlamış olsaydınız. Sözü fazla uzatmadan, Ömer Aşıcı’nın giriş bölümündeki […]
Nüfus planlaması [01 Nisan 2010 Perşembe]
İlkokuldan üniversite son sınıfa ne kadar gencimiz varsa, işte tam da bunlar kadar insanımızın, bugünlerde aniden “YOK” olacağı söylenseydi yirmi sene evvel… İnanır mıydınız? Ve bu söz, gerçek oluverseydi, ne yapardınız? Fakat GERÇEK oldu! Düşünün ki 10 milyon genç insanımız içinde nice üstün zekâya, yüksek kabiliyete sahip olanlar; devlet adamları, siyasetçiler, yöneticiler; edebiyatçılar, sanatçılar, sporcular […]
Düşünmek, nereye kadar… [28 Mart 2010 Pazar]
Bu adam ne düşünüyor böyle, yıllardır?.. Havuzun başında. Eğilmiş. Bir eli çenesinde… Dünya giysilerini çıkarıp düşüncelerini giymiş gibi! Ayağı altında su şırıltıları… Hastane bahçesindeki “düşünen adam”ın en bariz özelliği; düşüncelerinin sanki görünerek bütün bedenini kapatıyor olması… Hem çıplak hem de edebe mugayir algılanmayan (belki de tek) eserdir bu heykel. {*}{*}{*} Düşünceyi zorlayacak şeyler yazmak istemedim […]
Leylekler sevinç getirir [26 Mart 2010 Cuma]
İşitmiştim; “Kıbrıs adasında, leylekler Türklerin çatılarına yuva yapıyor” diye. Sonra da; bu hayvanların Türk ile Rum’u birbirinden nasıl ayırdığını düşünmüştüm… Bu mümkün olabilir mi; leylekler acaba insanları milliyetlerine göre ayırabilir mi? {*}{*}{*} Bir leylek gördüğünde sevinmeyen, heyecanlanmayan acaba kaç kişi vardır? Göç zamanı takvimlerde yazılıdır. O günlerde “leyleği havada görmek” ve böylece o sene bol […]
Muhsin Dağı’na… [25 Mart 2010 Perşembe]
Geçen sene bugün meydana gelen helikopter kazasında, Yazıcıoğlu’nun vefat haberi duyulduktan sonra yazdığım ilk yazımda şu cümleler vardı: “Fidan Ana’nın at üstünde cirit oynayan koçu, aşılmaz ‘ecel dağına’ tosladı! O dağın adı artık ‘Muhsin Dağı‘dır!..” Sonraki gün “Nizam-ı Âlem’e mektup”ta; ismi “Muhsin Dağı”, “Beyaz ölüm” veya “Üşüyorum” olabilecek ciddi bir film yapılması, biletlerininse peşinen […]
Ağaç kabuğundaki isim [21 Mart 2010 Pazar]
🙂 Günaydııın… …nıııdyanüG (: Bir pazar sabahı, gülümseyen bir yazı ile başlayın istedim güne… Aslında bunu, yani yukarıdaki “günaydın’ı ve yansımasını, aksisedasını” birkaç gün önce twitter’a koymuştum ki onlar zaten bizim sitede yayınlanıyor… Yani bizim sitenin “Şu Anda“ kısmı, aslında twitter… Sonraki mesaj ise sanki onun devamı gibiydi. Şöyle yazmıştım: İnsanlara gülümsemek; aynaya gülümsemeye […]
Otlara asker tıraşı [19 Mart 2010 Cuma]
Bir bahçeyle ilgilenmek sıkıntı giderir, hatta insanı tedavi eder ama kendisi de bir tatlı hastalıktır. Her aşamasını anlatabilirim bir bahçenin; her adımına kaç defa basmak, her noktasına kaç ayrı açıdan ne kadar bakmak, neyi nereye koyarken ve hangi çubuğu toprağın neresine sokarken kaç yıl sonrasını sanki görür gibi hayal etmek gerekir… Kahverengi toprağı yeşile çevirmek […]
Çizgi [18 Mart 2010 Perşembe]
Hadi bir çizgi çizin. Kâğıda, duvara, suya, toprağa, havaya… Herhangi bir yere bir çizgi çizin; eğri büğrü, dümdüz, yamuk, zikzaklı, dolaşık veya her nasılsa… Hadi bir çizgi çizin ve görün ki, bunlardan hiçbiri bir diğerinin aynısı değil. Dosdoğru sandığınız çizgilerinizde bile eğilmeler, yamulmalar, titremeler var ve eğri büğrü gördüğünüz çizgilerde bile doğruluklar var… Bir […]
Prensesin arabacısı [14 Mart 2010 Pazar]
Bazıları masallarda yaşamayı beceremez! Kapıyı açmış, binmesini bekliyordum. Şalının rüzgârını yüzümde hissetmeye çalıştım; belki payıma bir koku kırıntısı düşer diye nefesimi tutmuştum… Arabaya yaklaştı, ben ve bütün çevresinden haberdar ama sokakta kimseyle göz göze gelmeden adımını attı, koltuğa oturdu. O yerleşince, eteğinin sıkışmayacağından emin olarak kapıyı kapatarak kendi yerime dolaştım. Süzülüşüne içim akan […]
Bonsailer -2- [12 Mart 2010 Cuma]
Bon/sai Japonca çanak/bitki demekmiş… Bunun bizce önemi: Dev bir ağacın tohumu, konduğu çanaktan çıkamaz, toprağını bulamazsa "cüce" kalıyor! Misal ki; cihan imparatorluğumuzun simgesi olan çınar ağacı, ama marul boyunda! İnsanlar bu eserin büyüklüğüne gülümsüyor, ben ise küçüklüğüne ağlıyorum! {*}{*}{*} Bir bonsainin "hayali" ne olabilir, zaten ilk önce onu almışlar elinden! “Biz sana yıllarca emek verdik, […]
Bonsailer [11 Mart 2010 Perşembe]
Kendi adıma söylüyorum ki, hayatta yaptığım ilk ve en önemli iş; okulu yarım bırakmaktı. Buna her zaman şükrederim… Aksi halde, kendi muhtemel manzarama bakınca varacağım halimi görüp vah ediyorum!.. En yakın arkadaşlarımdan komünistlikten mahkum olanlar oldu, yasak işler yapanlar oldu; ilçe lokallerinde demlenerek emeklilik bekleyen memurlar, pazarcılar, kuryeler, çeşitli esnaflık yapanlar, banka veya belediyelerde görev […]
Yalnızlık [07 Mart 2010 Pazar]
Gözlerini parlatmayacaksa çikolatalar neden var? Yalnızlık; bir pirinç tanesi gibi, demlenmeye çalışmaktır pilav tenceresi içinde!.. Yalnızlık, uyandığında böyle cümleleri zihninde bulmaktır! Üzerin açılsa örtecek kimsenin olmamasıdır yalnızlık ve uykunda dönsen; kollarının, sarılacak kimse bulamamasıdır. Bir mesaj sesiyle uyandırılmak ümidiyle telefonla yüz yüze uyumaktır yalnızlık… Rüzgârsız kalan pervane gibi sessizce beklemektir veya kendi hızıyla dönen […]
Bu adam tebessüm ediyor! [05 Mart 2010 Cuma]
Bu gece yatmadan evvel, parmağınıza bir kurdele bağlayın; Sabah uyanır uyanmaz, gözünüzü açar açmaz, size “TEBESSÜM ETMENİZİ” hatırlatması için… Ve hatırlamakla da kalmayıp; lütfen tebessüm edin… Niye mi?.. Niye olacak; ne çözdünüz ki bugüne kadar, asılmış suratlarla?.. {*}{*}{*} Tebessüm edin; çünkü önünüzde, en azından “BİR İYİLİK” yapabilecek bir gününüz var… Tebessüm edin; çünkü önünüzdeki gün […]
“Alkışlarsınız, gelmem!..” [04 Mart 2010 Perşembe]
İstanbul gibi bir şehrin belediyesi, adına gün düzenleyecek, kitaplar dvd’ler basıp dağıtacak, hakkında konuşacak kimseleri getirecek… Ve sen; “beni alkışlarlar orada” diye gelmeyeceksin!.. Geçtiğimiz Cumartesi (27 Şubat) böyle bir gündü. “Bunu kaç kişi yapabilir” diye düşündük. Veya kaç kişi Vehip Sinan olabilir ve onun gibi yaşayabilir! Çizginin çok tesirli bir silah olduğu yıllarda, yalnız […]
Yakıt deposundaki pislik!.. [28 Şubat 2010 Pazar]
(Bu yazı gençlere, ana-babalar okumasın!..) Arabanın kumanda panelinde bir ışık yandı. Kitaba baktık; “mümkünse frene basmadan en yakın servise gitmemizi” söylüyordu! Dediğini yaptık ve arabayı gece orada bıraktık… Biraz zaman geçti; bir yolculuk arifesinde gene ışık yandı, işler aksadı, araba yine servise gitti… İnsan bunca para ödeyip, işinden olduktan sonra; henüz problemin bile neden kaynaklandığını […]
