Stop Köşesi
Hijyen [04 Temmuz 2004 Pazar]
Uyukluyordun. Yanına geldi, ve eliyle üzerindeki çarşafı yokladı… Niyetini kestiremediğinden tedirgin oldun. Sakin olmanı söyledikten sonra üzerindeki örtünün bir kenarını kaldırdı. "-Acıyor mu?" Diye sordu. "-Hissetmiyorum" dedin… {*} "-Aslında kapanmamıştır, dedi… Acısını duymaman yatıştırıcıların tesiriyledir… Bak, şimdi göreceksin!.." Yapışkan bandı çekince tenindeki küçük kıllar koptu ve etin kasıldığından yaran cam kesikleri gibi sızladı… "-Ne yapıyorsun, […]
Yorgan mı kaymış?.. [02 Temmuz 2004 Cuma]
Hiç düşündünüz mü; Acaba bir çocuğun üstü kaç kere örtülmüştür?.. Hiç düşündünüz mü, acaba; bir çocuk kaç kere öksürmüştür?.. {*} Çocuklar, durmaz… Çocuklar doymaz… Çocuklar susmaz… Çocukların burnu, ve gözyaşları, ve donları kolay kolay kurumaz!.. Gülerken ağlar çocuklar, anlamazsın. Ve ağlarken gülüverirler aynı anda; şaşarsın. Sanırsın ki bazen; dengeler şaşırmıştır, ölçüler sapıtmıştır… Bir çocuk, çocukluğu […]
Buyurun, eşek arıları [01 Temmuz 2004 Perşembe]
Her lisan, milletinin dili gibidir. Belki bu yüzden "dil" de denir lisanlara… {*} Hep duyarız, hatta söyleriz. Peki ama hiç "eşek arısı sokmuş dil" gören var mı aranızda?.. Ben de görmedim… Ama, eşek arısı sokmuş dil, sanırım şişmiştir ve ağızda zor dönüyordur… Dayanılmaz acılar içindedir… Kısım kısım morarmıştır… Belki kan da sızıyordur birkaç yerinden… Ben […]
Gülmeye hazır mısınız? [27 Haziran 2004 Pazar]
Bugün tatil… Gülmeye hazır mısınız?.. {*} Hani derler ya; Uçmaya hazır mısınız? Öyleyse, hadi kemerlerinizi bağlayın… Filmi seyretmeye hazır mısınız? Öyleyse, hadi yerlerinize oturun… Sahnelenen oyunu izlemeye hazır mısınız? Öyleyse çenelerinizi kapatın!.. {*} Dalmaya hazır mısınız?.. Oksijen tüpünüzü, gözlüklerinizi, paletlerinizi takın… Hiç mi yüzme bilmiyorsunuz?.. Tamam… Öyleyse hadi gelin, beraber suyun üstünde kalmayı öğrenelim. Bu […]
Nasrettin Hoca kaç yaşında? [25 Haziran 2004 Cuma]
Epey sene önce bir arkadaş anlatmıştı. Dedi ki: Biriyle sohbet ediyorduk. Lafın arasında Nasrettin Hoca’dan bir fıkra anlattı. Onu dinlerken içimden aynen şöyle geçiyordu: "Herkesin bildiği bu eskimiş, bayat fıkraları neden anlatıp dururlar ki? Kim hoşlanır bunlardan, kim ne anlar, kim güler artık bunlara?.." O sırada bir kahkaha sesi duydum. Döndüm ki benim oğlan… Yanımızda […]
İşte, güzellik… [24 Haziran 2004 Perşembe]
İnsanın yüzüne; İçi vuruyor… {*} Yüzünde içini gördüğün kişinin, sözü değil; Özü dökülüyor dudaklarından… {*} Düşünmüyorsun; Bu, ne diyor acaba… {*} Hangi dilden konuşursa konuşsun; Ben, senin lisanını anlamıyorum, diyemiyorsun… {*} Konuşsa da seninle, hiç konuşmasa da, anlıyorsun; Anlamayı seçenleri… {*} İnsanın yüzüne; İçi vuruyor… Çünkü bir seçimdir, anlamaya çalışmak… Farktır… Aydınlıktır… Güzelliktir… Hissediyorum ki, […]
Bu bir bant kaydıdır!.. [23 Haziran 2004 Çarşamba]
Az ilerimizde birileri yemek yiyordu. “Flülülüü, flülülüü, flülülüü” demeye başladı cep telefonu adamın. Telefon masadaydı, hem de önündeydi. Fakat bekledi adam. Sakin sakin lokmasını yuttuktan sonra açtı ve; “Bu bir bant kaydıdır… Aradığınız telefonun sahibi tatildedir.. Mesajınız varsa, lütfen, az sonra duyacağınız ‘bip’ sesinden hemen sonra söyleyiniz.. Biiiip!..” Deyip sustu ve bekledi!.. Ben de duydum […]
Küpe [20 Haziran 2004 Pazar]
Şu sözü çok söylermiş dedem: "Etrafındaki kulaklar onu dinlemeye başladığı zaman… Tehlikeli olan, radyonun; Söyleyenin kendisi olduğunu sanmasıdır!.." Nasıl laf ama?.. Bir radyo, kendine dönmüş kulakları fark edip; "söyleyen ben’im", dediği zaman tehlike başlıyormuş… Gözlerin, ekranına çevrildiğini gören televizyon; yayının kendinden olduğunu zannettiğinde, tehlike başlıyormuş!.. {*} Halbuki çoğumuz aynıyız. İyi düşünün şimdi… Demek istiyorsun, denmiyor. […]
Sütlacın tuzu… [18 Haziran 2004 Cuma]
Bir yaşıma daha girdim önceki gün. Yüzelliüç müü, ikiyüzotuziki mi kaç oldum, ben de şaşırdım!.. Günü gelir de (erkekler için) bir yemek kitabı yazarsam, mantığı basit olacak. Çok basit. O kadar basit ki; her erkek anlayacak: Göz, gez, arpacık; ..’teeş!.. İşte… Bütün erkekler anladı. Yemek yapmak bu kadar basittir!.. {*} Ve bu kolay kitap erkeklere […]
Düşünmek; farktır! [17 Haziran 2004 Perşembe]
Kapısı açıldı ahırın. İneklerin önce biri çıktı dışarı. Sonra da diğerleri… Sümüklü bir oğlan, eline aldığı değneği salladı. Kimisi görüp yönünü değiştirdi. Çoğu bakmadı bile. Sürü halinde aynı tarafa yöneldiler!.. {*} "Çayır" dedikleri yerde, buruşmuş gazetelerden pil atığına… İçi çöp dolu naylon torbalardan, daha önce gezinmiş hayvanların bıraktığı yaş tezeklere kadar her şey vardı… Sürüdeki […]
Okuyamadığım kitaplar [16 Haziran 2004 Çarşamba]
Çok var… Şu okuyamadığım kitaplara bayılıyorum!.. {*} Bir martının nasıl iştahla suya daldığını… Bir göl kuşunun sudan nasıl kalktığını gördünüz mü hiç; Rızkı ağzında!.. {*} Bazı kitaplar; denizlere benziyor veya balığı bol göllere… Bense; Kuşlara benziyorum!.. {*} Suya atılışımdan; kendim bile, yutacağımı sanıyorum denizi. Dalgalarla karmakarışık oluyoruz bir anda, köpürüyor ortalık! Sonra bir balık çıkageliyor. […]
Karpuz nasıl ekilir [13 Haziran 2004 Pazar]
Bir avuç karpuz çekirdeği kalmışta, miras olarak. Ve bir vasiyet: "Yetiştir… Ye… Yedir… Öğret!.." Şimdi pür dikkat; hangi kişinin, neredeki toprağına, hangi mevsimde ekeceğine karar veremiyordun bu tohumlardan… Sonunda, kıyabildiğin ilk çekirdeği yere gömüp, bir an evvel çıksın diye başında beklemeye başladın!.. {*} Dedin ki; üstünü örteyim de, tohumumu kapmasın kuşlar… Düşündün; ilaçlar öğreneyim de, […]
Fener [11 Haziran 2004 Cuma]
Karanlığın kalbine hançer saplandı… Geceyi ortasından yırtan şimşekler gibi uçuyorken havada çığlıklar, anlamaya çalıştım önce; neler olduğunu… O sırada, yeni bir dalga daha vurdu derinden; ayağımın altındaki yer kaydı… Bütün ahşaplar çatırdıyorken, bazı ağır kütlelerin toprağa vurduğunu hissettim… Dizlerimin üstüne çöktüm… Sonra nefesim kesildi… Yaz sıcağı altındaki bir toprak yolda, yürüdükçe ardından sarı leblebi tozu […]
Park :) [09 Haziran 2004 Çarşamba]
Oyun parklarını, çocukların bazı kemiklerini kırmak, bir yerlerini koparmak için kuruyorlar sanki… Gel yavrum, şu ablayı kovalayıp seni bindireceğim salıncağa!.. Niye ki? Nasılsa iki dakika sonra bu çocuğun (solucan yavrusu kadarcık) parmağı zincir halkasına girecek, ve kopan kısmı da (bir solucan gibi) tekrar büyümeyecek!.. {*} Büyükler koşunca küçükler de gelir, malum… Hatta onlar birer cesaret […]
Ağustos böceği ve karınca [06 Haziran 2004 Pazar]
Sen, ağustos böceğimdin; Yıllardır içimde şarkılar söyleyen… Ve ben, her ‘ağustos’u sen bilirdim… Seni bekler gibi gözlerdim ‘ağustos’u, ve ‘ağustos’u gözler gibi seni beklerdim… Sonunda, sen olur gelirdi ağustos; veya sen, ağustos olur da gelirdin!.. İşte içim o zaman, dolardı şarkılarınla… {*} Sen gelince, ben; küçücük bir karınca gibi hissederdim kendimi. Durabilseydim yanında, ve dalabilseydim […]
Ders [04 Haziran 2004 Cuma]
Kahvenin önü gölgeydi. Asma sarılmış çardağı havada tutan direklerden birinin hemen yakınındaydım. Diğer yanımdaki kahverengi ahşap sandalyenin oturma yerinde "paşa çayı"m vardı, ve de burnumun dibindeki yaprakta yürümeye çalışan bir yeşil tırtıl… {*} Sormuşlardı ki; dedem anlatıyordu… Az sonra çevremiz biraz daha doldu. Çaylar tazelendi, sohbet ballandı… Tırtıl da geri döndü yaprağın kenarından, ve galiba […]
Yeni yüzler [03 Haziran 2004 Perşembe]
Hayat tekdüze sürmez, dümdüz uzamaz… Hayat; değişkendir ve bizi de kendine uydurur çoğu zaman… Biz, aslında her adımda bir kere daha kendimizi kopartırız dünyadan da kendimizin bile haberi olmaz!.. {*} Hayat, dendiği zaman "geçmiş"tir gelen hatırımıza… Hayat, der ve koca bir dün destesi hatırlarız. Her dün bir kopuştur, ayrılıştır, terk ediş ve terk ediliştir… İpi […]
Uyanmak [02 Haziran 2004 Çarşamba]
İkimiz de,,, rüyadaydık… İkimiz de rüyalarımızda her ikimizi de görüyorduk. Ve her ikimiz de, rüyada olduğumuzu biliyorduk… {*} Rüya!.. Rüya; "uyanacağız" demekti… Halbuki bizler, bilerek uyanacağımızı; sanki "uyanmayacağız gibi" davranıyorduk… {*} O, zengindi… Ben; fakîr!.. Neyi tutsa; altın olsun, diye tutardı ve sanırdım ki; her dokunduğu altın olacak… Kızardı benim; bu rüyanın sonuna kadar fakir […]
Sessizlikte aramak [30 Mayıs 2004 Pazar]
(a) İçim sıcacıkken, üşürdü dışım… Adını,,, camların buğusuna yazardım; beklerken buğulu gözlerle, yollarını… Gündüz geceye sarılırdı, bakışlarım yollarına ve sıcağın soğuğuma… Ha sıcaktan, ha soğuktan; silinen her harfi tekrar yazardım, yorulmadan… Yollar yorulurdu gözlenmekten, ve ben gözlemekten yorulurdum yollarını, buğulu gözlerimle… Ve her silinen harfini adının, tekrar tekrar yazmaktan! Buğulu camlar usandı sonunda ve sonra […]
Hikâye tadında Osmanlı [28 Mayıs 2004 Cuma]
Bir memleket güç ile alınabilir, ama güç ile elde tutulamaz. Osmanlı kimsenin meşrebine, mezhebine bakmaz. İnsana insanca davranır. Yöre halkı seve seve İslâm’ı seçerler ki bu topraklarda kalıcıyız demektir. Osmanlı’nın girdiği yıllarda Balkanlar’da Bogomil mezhebinden Hıristiyanlar yaşar. Bunlar vaftize, ayinlere ve kilise rütbelerine karşıdırlar. En önemlisi de “vahdaniyeti” (Allah’ın varlığını ve birliğini) savunurlar. Hal böyle […]
