Stop Köşesi
Dil yarası… [01 Haziran 2002 Cumartesi]
Bunun gibi hayal ürünü, akıl ve mantığın anlayamadığı hikâyelere "kurgubilim" diyorlar, demişti Lâle hoca… Ortaokula devam ediyordum ve ilk defa duyuyordum bu kelimeyi. Sonraları kurgubilim’i de "bilim kurgu"ya çevirdi; "Türkçe" denen dili umumhâne malına döndüren Agop’un aslanları!.. Kitaplarımızda hâlâ inceltme işaretleri olduğundan "hala" ve "hâlâ" kelimeleri aynı yazılmıyor; "babamızın kızkardeşi" anlamında hala yazdığımızda, başka biri […]
Baldaki sinek(!) [31 Mayıs 2002 Cuma]
(Beni az daha tanıyamayacaktı. Halbuki birkaç sene evvel bir sözüyle hayatımın seyrini neredeyse tamamen değiştirmişti.) ….. Bala düşmüş bir böcek gördünüz mü? Her taraf yiyecek ama, yaşayabilirsen!.. Bir sinek gibi kanatların yapışık öleceksen, farkeder mi; karnının da, gözünün de balla dolmuş olması?.. {*} Haftanın 6 günü birbirimizin peşinden koşup, alacakları vereceklere denk getirmeye çabalıyorduk, adı […]
Bize bir şeyler mi oluyor?.. [29 Mayıs 2002 Çarşamba]
Çocukluğunuz elinizde koca bir limon olsa… Ve siz de bu limondan bir bardak limonata yapmaya kalksanız, bu limonatanın tadı; hediyelerdir!.. En sevdiği bebeğin geldiği günü hatırlamayan kaç kişi var, veya ilk pilli arabayı kimin getirdiğini?.. Dedeniz bayramlarda ne verirdi; veya sene sonunda, kimden hangi hatıra kalmıştı?.. Sonra hani azıcık büyüdüğünüzde “gizlice” aldıklarınız; o içinizi hâlâ […]
Yemek yapmak cesaret ister [25 Mayıs 2002 Cumartesi]
(Bir ay önce yayınladığımız "Zavallılık Nedir" isimli yazımızın devamı) Hiçbir göz, kendi kendini göremez… Ve dahi bir gözün, kendini aynada görmesi için de ışığa, yani "aydınlatılmaya" ihtiyacı vardır… "Görünmeyi" beceremeyenlerin unuttuğu şudur ki; İyiniyet ve insanî davranışlar "içten dışa yansıyan" öyle bir ışıktır ki; bunlar o bedenin, her göz tarafından seçilmesini sağlar… En azından denemeye […]
Yol mu, sana çıkmayan!.. [24 Mayıs 2002 Cuma]
Bazı duyguları ifade edebilmek; Seni sevmek gibi güzel!.. Yani ben, kanatları zamklanmış bir kelebek gibiyim; parmaklarım bulamadığında seni, kağıdın-klavyenin üstünde… Ve zihnim soyulmadığında sana!.. Zihnim, soyunmuş bir elma gibi; Dişlediğin!.. {*} Esiri, "eseri"dir efendinin! ….. Efendim, merhamet edin!.. Niyetim, denizlerinizi çalmak değil; yakamozları seyretmek,,, ve kapattığınızda gözkapaklarınızı, kirpiklerinizi düzeltmekti… Niyetim; nefesinizin serinliğinde yıldızlarla dertleşmekti. ….. […]
Taşınmak(!) [22 Mayıs 2002 Çarşamba]
(Sen olmuyorsun gelen, bulunduğu yere; taşınıyorsun!..) Yiyeceğe bayılan obur bir güvercindim; öbek öbek yem vardı zor seçilen yerlerde… Gözümü ayırmadan ondan ona koşuyor, hatta dağıtıyordum toparlanmış yemleri yutmaya çalışırken… Onları da ardımdan gelenler topluyordu!.. {*} Arabanın içinde; birisi tarafından alınıp doğranmayı, yahut burda böylece çürüyerek gitmeyi bekleyen bir sebzeydim!.. Başka bir alternatif? Neredeyse yok kadar […]
Zor bir iş(!) [18 Mayıs 2002 Cumartesi]
En zor iş nedir biliyor musunuz?.. Yanılıyor olabileceğimiz ihtimalini MÜMKÜN görmek!.. {*} Bilerek böyle yazdım, yanlışlık olmadı… Yani, anlatmak istediğim; "yanılmak" değil, bunu "kabul etmek" filan da değil… Zor olan; böyle bir "ihtimal"i… "Yanılıyor olma ihtimali"ni yani, MÜMKÜN ve OLABİLİR görmek!.. Kim için bu?.. Elbette "BEN" için… Yoksa diğer insanlar, zaten cümbür cemaat "yanılgı" içinde(!); […]
Sinyale bir saniye!.. [17 Mayıs 2002 Cuma]
Zaman; önceki binyıl. "Yirminci asır" denen, Milattan sonraki 1900’lü yılların son yarısı. İstanbul… Galata’daki kuleye çıksanız kendinizi şehrin "tepesinde" sanacağınız; ufka baksanız geniş arazilerle yeşil koruluklar göreceğiniz dönem… Ve biz… Ya adımlarımız çok küçük veya bu odalar, bu ev, bu bahçe çok büyük… Tuvalet dışarıda, yan duvara dayalı… Şimdiki yumuşacık kağıt rulolar yok ama kuyu […]
Yeşermektir yaşarmak! [15 Mayıs 2002 Çarşamba]
(Donmadan kırılmaz kıvrılan sular!..) Yaz mı geldi?.. ….. Neden titriyor peki böyle içim?.. Neden gökler karanlık? Bulutlar neden koşuyor birbirinin peşisıra, gözü dönmüş manda sürüleri gibi?.. Yaz mı geldi? Nereye?.. {*} Üç değil, beş değil, kırk tane cemre düşse ard arda; ısınamıyorum!.. ….. Adeta, dilenerek… Kırk dilime bölünmüş bir baklava tepsisi gibi koysam önüme umudumu, […]
Uzakta mı sanıyorsun?.. [11 Mayıs 2002 Cumartesi]
Halbuki geldim!.. Ordayım, iyi bak; uzanıver içine, tut elimden al beni!.. ….. Uzakta mı sanıyorsun? Değilim… Uzakta mı sanıyordun? Değildim! {*} Orda idim!.. Yüzün avucumdaydı, ve sarı kanatların savrulup sürtünüyordu parmaklarıma… Ve dünya yeşile kesmişti yıldızların altında!.. Şehir, ve şehrin göğü, ve bir nehr’olup akan zaman üstündeki şavkı bütün ışıkların; Yeşildi, ve yemyeşildi… {*} İçim […]
Çınarın gölgesi [10 Mayıs 2002 Cuma]
Biz bir an önce büyüyüp kendilerine benzemiş olmak için çok yemek yemiş, yine kendilerine benzemek için şööyle koltuk kabartmış, kendilerine benzemek için güreşmiş, koşmuş, yüzmüş olduğumuz… Bıyıkları bile inceden inceye çıkmaya başlamış olan abilerse sorduğumuz zaman ne derlerdi biliyor musunuz?.. "Ahh bi Osmanlı akıncısı olsaydık… Baksanıza her gün bi prenses götürüyolar!" {*} Bakardık ellerindeki mecmualara […]
Konuşmak sanattır [08 Mayıs 2002 Çarşamba]
Bir insanın bildiği kelime ne kadar azsa kendisini ifade etmesi de, o kadar zor olur. Ne kadar kelime biliyorsa, o kadar rahat konuşur ve konuşulanları da, yazılanları da, ortaya konulanları da o nispette rahat anlar. Bunu çok iyi bilen batı dünyası ilk eğitim seferberliğinden geçirmiş olduğu çocuklarına çok zengin bir dil eğitimi veriyor. Meselâ ABD’de […]
Kelimeler ve boyalar [04 Mayıs 2002 Cumartesi]
Göztepe’ye kadar, yaklaşık 150 kilometrelik yolu, (hem de arabasız) tepmeme değdi. Çıkınca da Bağdat caddesine yürüdük. Biliyor musun, ben de çok özlüyorum oraları… Sonra Kadıköy’de oturup birer bardak çay içtik, üç kişi… Otobüsümü aradığım zaman; artık ona yetişmemin imkansız olduğunu ve geceyi burda geçirmem gerektiğini anlayıp, birkaç saat daha oyalandım… Bu defa da, ablamların yeni […]
Manyak olan Balzac’tı… [03 Mayıs 2002 Cuma]
Herkesin her lafı her yerde söyleyemeyeceğini bilen biriyiz… Söylenmesi yasak olanları söylemeye çalışarak üç gün efelik taslamanın da yiğitlik olmadığına inanırız!.. Ama merak ederiz; Bu ülkede Balzac acaba kaç defa SADELEŞTİ?.. Anton Çehov acaba kaç defa SADELEŞTİ?.. Andre Gide acaba acaba kaç defa SADELEŞTİ?.. Alphonse Daudet acaba kaç defa SADELEŞTİ?.. "-Takdir edersiniz ki, bunca sadeleşmenin […]
Zaman vermek, sevmektir [01 Mayıs 2002 Çarşamba]
Durumunu anlatan tanıdığına inanırsan ve sende de varsa, çoğu zaman istediği şeyi verirsin. Özellikle Cuma günleri cami önlerinde oturanlar merhametini harekete geçirmeye çalışırlar… Genelde inanılmaz bunlara, ama yine de üçer-beşer kuruş veren çıkar… Pazarda gördüğün anne, oyuncak tezgahının önünden gitmeyen çocuğuna dil, çocuk ise gözyaşı dökmektedir… Çocuk paranın ne demek olduğunu bilmez, ama sen bilirsin… […]
Zavallılık nedir? [28 Nisan 2002 Pazar]
(Herkes olmasa da, bazıları biliyor; dünyanın en kolay işinin ne olduğunu!..) ….. Zavallılık;Girmek için pasaport gerekmeyen… Ve insanlarının kendi kendilerine "vize" verdiği öyle bir "cenabet" ülkedir ki… Ve "vatandaşları" öylesine "yok" ve "kaale alınmayacak" durumda olduklarından… Hatta hiç kimseye görünemedikleri gibi, kendileri bile kendilerini "aynalarda dahi" göremediklerinden… Oturdukları yerden bir dakika kalkmayı (denemeyi bile) akıl […]
Li-Li’nin zehiri [27 Nisan 2002 Cumartesi]
("AHH, ŞU KAYNANAMI BİR ZEHİRLEYEBİLSEYDİM" diye hesap yapan da olur mu, diye düşünmeyin… Demek ki oluyormuş!.. Bugün size Çin diyârından bir anonim hikâye AKTARACAĞIM, iyi dinleyin…) ….. Çin’de, Li-Li adlı bir kız evlenir… Ama kaynanasıyla birlikte yaşamak zorunda kaldığından, her ülkede olduğu gibi, kısa süre sonra aralarında gelin-kaynana kavgası başlar. Huzur kalmayan evdeki bitmez kavgalar […]
Savunma… [26 Nisan 2002 Cuma]
Herkesin kendisini güçlü hissettiği bir KONU, bir KONUM veya bir KONUT var. Ve bunca hır gürün çoğu da işte bunun için çıkmakta!.. ….. Dümen kaptanın elinde… Günün birinde biri geliyor ve diyor ki; “Ver şunu bana da, dümen nasıl tutulurmuş gör!..” Bu bir savaş sebebi mi?.. Evet… Elbette… Hem de nasıl!.. Çünkü kaptanın kendini güçlü […]
Merhem [24 Nisan 2002 Çarşamba]
Avuçlarımdı… Ve parmaklarımdı… Ve dudaklarımdı yanan… Aaahh; feryâdedip koştum deliler gibi, ama yoktu deniz!.. Deniz yoktu, ve çalmışlardı gölleri toprağın üzerinden!.. Emmişler derin kuyuların suyunu, ve toprak doldurmuşlardı… Bütün dereleri, çayları, ırmakları… Ve kıtalar boyunca serilmiş nehirleri; dürüp kaldırmışlardı!.. ….. Ahh, yanıyordum; Bir merhem arıyordum… Avuçlarımdı… Ve parmaklarımdı… Ve dudaklarımdı yanan… Boğazıma dayanan; Sanki tatlı […]
Birkaç “tık tık” yan yan [21 Nisan 2002 Pazar]
Bir saat nedir, biliyorsunuz değil mi?.. Bir saat; altmış tne dakikadır… Peki ya bir dakika?.. Altmış tane ‘tık tık’tır!.. {*} Altmış tane tık tık bir dakika ediyor, altmış tane dakika ise bir tane saat… Ya yirmidört tane saat? Bir gün!.. Yedi günü bağlarsan bir ince kurdeleyle; adı hafta oluyor… {*} Haftanın elliikisine, bir sene diyorlar; […]
