2010
2010 yılı yazıları
“Kim” olacaksın?.. [13 Mayıs 2010 Perşembe]
Mahallenizin nüfusu kaç kişi? Şehrinizde ne kadar insan var? Şu anda ülkemizde ve dünyada yaşayanların sayısı nedir? Şimdi, bir de bu soruların yüz sene önce sorulmuş veya yüz yıl sonra da sorulacağını düşünün, bakalım ne göreceksiniz! {*}{*}{*} İki yüz sene önce yaşayanlar olduğu gibi, üç asır sonra da birileri hayatta olacak. Eskilerden hatırladıklarımız olduğu gibi, […]
Müzeler Günü(!) [09 Mayıs 2010 Pazar]
Anneler Günü geldiğinde canımı ne acıtıyor biliyor musunuz? Anneleri hatırlamak! Anneler nasıl unutulur? "Hadi annemizi hatırlayalım bugün!..”, “Hadi sevgilim, annemize kendimizi hatırlatalım bugün!..”, “Hadi çocuklar, hazırlanın da anneme sizi göstereyim bugün!..” Anneler günü; annemiz ve kendimizdeki durumu/değişikliği görme/gösterme günü ise… Ve yani eğer bu gün olmasaydı evlat-anne ilişkileri kopacak, bitecek idiyse; ..işte insanı nefessiz bırakan […]
Babam ve ben… [07 Mayıs 2010 Cuma]
Bu yazı, anneler gününe iki gün kala yayınlanacak. Dünse hava çok güzeldi. Babamla dışarı çıktık. Önce bir kır kahvesinde çay içtik. Sonra Göksu’yu besleyen Elmalı Baraj Gölünün, orman içine uzayan parmaklarının kenarında balık tutanları seyrettik. Sonra tepeleri aşarak Beykoz’a indik. Koruyu geçip, Onçeşmeler yanından meydana çıktık. İskele kenarından devam edip çayıra vardık. Yokuş başlar, 3 […]
Öperken koklamayı “senden” öğrendim!.. [06 Mayıs 2010 Perşembe]
Ben, “koklanmayı” senden öğrendim; ve de koklamayı!.. Ben, koklamayı; senin koklamalarından öğrendim… {*}{*}{*} Ben, seni duymayı; beni dinleyişinden öğrendim… Ben, seni görmeyi; bana bakışından öğrendim… Ben, sana dokunmayı; bana dokunuşundan öğrendim… Ve ben… Ben, öperken koklamayı; Öperken beni koklayışından öğrendim… ….. Ben, öperken koklamayı, senden öğrendim!.. {*}{*}{*} Sen, yüreği kıpır kıpır denizlere kokuyordun… Sen, yeşil […]
Eser [02 Mayıs 2010 Pazar]
Esere harcanan zamandan daha fazlası onun rötuşu için gidebilir. Yani duvara malayla harç atıp kaçmak yok! Bir binanın tuğlası örüldüğü zaman ile son boyası yapıldığı zamanki hâli arasında; göğü kapatan cüsse ve yere düşen gölge farkı, yok kadar azdır… Ama ilk anda görülemeyen o kadar çok fark vardır ki, anlatmakla bitmez: İşçilik, zaman, masraf, estetik, […]
Bu adam ters!.. mi? ;) [30 Nisan 2010 Cuma]
40 gün 40 gece 40’ıncı yıl… Buluşmalarımız çok şeyler de öğretiyor birbirimiz hakkında. Ziya’nın seyyar harddiski Ömer’in bilgisayarında; geçenlerde çekilen damatları özendirecek fotoğraflarımızı seçiyoruz. Benim görüntülerimin bir kısmını ise; dağdaki eşkıya, çöldeki bedevi, ekvatordaki aç ve sefillerin takipçisi Osman Sağırlı’nın objektifinden… Elbette kasıt aramıyorum! Bu sırada Ahmet Demirbaş giriyor odaya. “Böyle bir 40’ıncı yıl hatırası […]
Ye ceketim ye!.. ;) [29 Nisan 2010 Perşembe]
40 gün 40 gece 40’ıncı yıl… Tefrika etsem yeridir: “Bizim aile” buluştuğunda, düğün-bayramdır hepimize. Zaten ya düğündür ya bayram ya da bir sene-i devriyedir; yoksa onca insanın aynı saatte bir araya gelmesi pek mümkün olmuyor. Allah nazardan saklasın şu son sene içindeki bir araya gelişlerimiz, uzak yakın bütün “akrabaları” birbirine ısındırdı. Ben bile Beykoz ormanlarından […]
Bir karınca trajedisi! [25 Nisan 2010 Pazar]
Karıncanın, kocaman bir arazi ortasında nasıl çalıştığına hiç baktınız mı? Ona lazım olan tek şey; içindeki tutkudur! Ağzındaki kum tanesiyle delikler içinde tırmanmaktadır. Karanlıık, deriin, dolambaçlı, uzun, soğuuk, bazen tehlikeli de olan bu belirsizliğin içindeki en büyük kılavuzdur; ümit… Önce hisleriyle yön arar, yol bulur. Sonra karanlıkta önünü seçmeye başlar karınca, tırmanır… Yüzüne ışık vurur, […]
Dünkü gazete, ve… [23 Nisan 2010 Cuma]
Hani; “içini görmek mümkün olsa” deriz bazen birileri için. Ne var, kim ve kimler var kalbinde; neyi sever, nelerle uğraşır ve neyle geçirir ömrünü… Al işte; hepimizin birden kalbi aralanmış, içi görülmüş, sevdikleri, arkadaşları, uğraşları meydana çıkmış oldu. Ölenlerimizle, kalanlarımızla dünkü (152 sayfalık rekor) gazetedeydik… Bir anda insan nerelere gidip geliyor, neleri ve kimleri […]
Bu gazetede, ben bile!.. :) [22 Nisan 2010 Perşembe]
Edirne’den Kars’a kadar her yöne gidecek otobüsler eskiden Topkapı’dan kalkardı. Surların dışında kalan geniş alan insan ve otobüs kaynardı. Bütün o hengâme şimdi eski Türk filmlerinde kaldı… Lise çağımın bir yaz günü. Çorlu’ya gidiyorum. Bilet alıp otobüsteki yerime oturdum. O zamanlar hemen her vapur, tren ve otobüse fukara “gasteciler” biner, koltukları altındaki gazeteleri satmaya […]
Kabirden çıkmak [18 Nisan 2010 Pazar]
Üzeri bol çiçekli kalın çimenler serili her yere; bu tepeden, neredeyse ta karşıdaki bulutlara kadar. Mezarlığa doğru genişleyen cami bahçesindeki musalla taşında bir tabut; havlular, yazmalar örtülü… Dört oğul, iki damat, çok sayıda torun, akrabaları, köylüleri, bunca yıl elini öpenler ve eliyle pişirdiği ekmeğinden yiyenler saf tutmuş, namazını kalmakta: “Hatun kişi niyetine, buyurun cenaze namazına…” […]
Şelale – 2 [16 Nisan 2010 Cuma]
Yaşadıkça tüketmek zorundayız ve bu ürünleri bir yerlerden alıyoruz. Ürün kalitesi elbette çok önemlidir. Satış metodunu firma belirler… Klasik yöntemde kârı; pazarlık, kira, maaşlar, reklâm vs eritir. Krizler ise batmak için sebeptir. Diğer yol ise; en kaliteli ürünü üretenlerle anlaşıp, bilinen masrafları ortadan kaldırıp, kârı sisteme üye olan müşteriler arasında paylaşmaktır. Burada zarar ve iflas […]
Şelale [15 Nisan 2010 Perşembe]
Tortum şelalemiz var, dünyada üçüncüdür… Düden var, Manavgat var ki kartpostal güzelleridir. Hele mevsimi geldiğinde öyle bir çağlar ki bunlar; bakan imrenir, gören fotoğraflarını çekip sevdiklerine de gösterir… Şirketlerimiz kurulur, büyürler. Bazılarının daha kurulduklarında bile ne kadar büyük olduklarının farkına hemen varılmayabilir. Bir ay önce işe başlayan Çağlar Network bunlardan biridir ve emin olun […]
Ağ [11 Nisan 2010 Pazar]
Bugün size “network”ün ne olduğunu anlatmak istiyorum… Ben Beykoz’a âşığım… Çocukluğumun çoğu Burunbahçe ile Yalıköy arasındaki sahilde geçti. İncirköy parkında misket oynamaktan sonra en büyük hünerimiz balık yakalamaktı. Bir küçük çocuktum. Bir küçük istavrit yakalayıp ve onu çatala takıp, ocakta kızartarak yediğim olurdu… Diğerlerinden farklı olarak, balık yakalamak bir “iş”ti de: Çünkü eline geçeni yiyebiliyor, […]
İnekler ve köprüler -2- [09 Nisan 2010 Cuma]
Ömürlerinin yarısını aynı sınav için harcayanların çoğu “başaramadım” diye, bir kısmı da; “yanlış yerdeyim” diye ağlıyorlardı. Fakat artık olan olmuştu: “Yüz binleri ardında bırakıp köprüden geçmişsen sıkacaksın dişini ve hak kazandığın tarlada otlamaya çalışacaksın” dediler! E iyi de, şu zavallılara, bu yaşa gelene kadar hiç kimse otlamayı, beslenmeyi, iş yapmayı öğretmemişti ki!.. Onlar düne kadar […]
İnekler ve köprüler [08 Nisan 2010 Perşembe]
Neredeyse sütten yeni kesilmişlerdi. Her sabah, daha güneş doğmadan evlerinden alındılar, annelerinden koparıldılar, yollara düştüler: “Koşmayı öğrenmeniz lazım, dediler… Öyle koşacaksınız ki; önünüzde kim varsa geçeceksiniz ve ardınızdakilere yakalanmayacaksınız!” Sevilip okşanma hatta annelerini emme yaşındaki binlerce buzağı, uykusuz göz kapaklarını açmak için zorlayarak bu tuhaf sözleri anlamaya çalıştılar! Aslında anlamadılar da, ama herkesin yaptığı […]
Akşam oldu… [04 Nisan 2010 Pazar]
Akşam oldu… Fincanların dibine çöken telveye benzer bi’şeyler var içimde; öksürsem, acı bir kahve tadı. {*}{*}{*} Akşam oldu… Zannediyorsun ki; bir sıradan gün daha bitti! Hâlbuki öyle değiiil, ben bir gün daha öldüm; sen bir gün daha eksildin benden!.. Yani biz, uzakta kaldık bi’gün daha, birbirimizden. {*}{*}{*} Akşam oldu… Olacak akşamlardan biri daha soldu […]
İstanbul’un simgesi, ne? [02 Nisan 2010 Cuma]
Kaplan, kartal, fil, ayı; çoğu şehrin simgeleri var. Bunlar birer amblem halinde çeşitli hatıraları yaşatırlar… İstanbul’umuzu da hatırlarız; tarihî ada üzerindeki güneşi, Kızkulesi, Ayasofya, Sultanahmet, uçuşan martılarıyla filan… Ama İstanbul “İstanbul” olurken öyle bir hayvan cinsine minnetimiz var ki; maalesef onu neredeyse tamamen unutmuşuz! Fethin başrol oyuncularından biri olan “manda”lardan bahsediyorum. {*}{*}{*} Manda nedir […]
Nüfus planlaması [01 Nisan 2010 Perşembe]
İlkokuldan üniversite son sınıfa ne kadar gencimiz varsa, işte tam da bunlar kadar insanımızın, bugünlerde aniden “YOK” olacağı söylenseydi yirmi sene evvel… İnanır mıydınız? Ve bu söz, gerçek oluverseydi, ne yapardınız? Fakat GERÇEK oldu! Düşünün ki 10 milyon genç insanımız içinde nice üstün zekâya, yüksek kabiliyete sahip olanlar; devlet adamları, siyasetçiler, yöneticiler; edebiyatçılar, sanatçılar, sporcular […]
Düşünmek, nereye kadar… [28 Mart 2010 Pazar]
Bu adam ne düşünüyor böyle, yıllardır?.. Havuzun başında. Eğilmiş. Bir eli çenesinde… Dünya giysilerini çıkarıp düşüncelerini giymiş gibi! Ayağı altında su şırıltıları… Hastane bahçesindeki “düşünen adam”ın en bariz özelliği; düşüncelerinin sanki görünerek bütün bedenini kapatıyor olması… Hem çıplak hem de edebe mugayir algılanmayan (belki de tek) eserdir bu heykel. {*}{*}{*} Düşünceyi zorlayacak şeyler yazmak istemedim […]
